luridarel Arel L.

Her zaman hayal gücümün sınırlarında gezindiğimi düşünürdüm fakat bu sefer hikâyem gerçekten ilginç bir hal almıştı. Hiç beklemediğim bir anda kendi yazdığım kitabın sayfalarına hapsoldum; artık kötü kadın karakter Marcia olmuştum! Gerçek dünyayla kurgu arasındaki çizgi giderek bulanıklaşırken, aynadaki yansımalar ve ortaya çıkan yeni karakterler de bana hiç yardımcı olmuyordu. Peki, bu durumda taht mücadelesinde Diceon'ı yenebilmem mümkün müydü? Geçmişin derinliklerine gömülen karanlık sırlar gün yüzüne çıkıp, ihanet ve sadakat labirentinin içinde kaybolduğumda beni bu labirente düşüren de çıkaracak olan da aynı kişiydi.


Fantastik Ortaçağa ait 13 yaşın altındaki çocuklar için değil. © TÜM HAKLARI SAKLIDIR

#ortaçağ #intikam #karga #başkaevren # #kötülük #aşk #prenses #büyücü #savaş #prens #fantastik #kraliyet
5
19.9k GÖRÜNTÜLEME
Devam etmekte - Yeni bölüm Her Cuma
okuma zamanı
AA Paylaş

KY «1»

Wildest Dreams- Taylor Swift

Keyifli okumalar 💕

•••

Prenses Marcia, belki de hayatında ilk kez bu kadar kirli ve çirkin görünüyordu fakat buna rağmen hâlâ başı dik, ayakları yere sağlam basarak abisi Prens Diceon'ın karşısına çıktı ve ona meydan okudu.

Mavi gözleri öfkeyle parlayan prenses, kafasının içinde yankılanan seslerin giderek arttığını ve kendisini zayıflattığını hissetti. Birbirine karışan boğuk sesler, onu ayakta tutmak istercesine yalnızca bir kelimeyi haykırıyordu, "İntikam!"

"Marcia, yaptıklarının bedelini çok ağır ödeyeceksin!"

Diceon'ın sesi, tüm salonda yankılandığında Peony irkilerek bir adım geriledi. Her ne kadar bulunduğu konumda nişanlısı Prens Diceon sayesinde bulunsa da Peony, karşısında birbirlerine öldürecek gibi bakan kardeşlerden oldukça korkuyordu ve bu korkusunun haklı sebepleri de vardı.

Prenses Marcia, yaklaşık yarım yıl önce Peony'nin abisi Zachary'i herkesin gözleri önünde vahşice öldürmüştü. Bu olayın üstüne Peony daha yas tutamadan, Diceon tarafından prensin sarayında hapsedilmişti. Diceon, her ne kadar bunu Peony'i korumak için yapsa da bu genç kızın ondan korkmasına ve nefret etmesine neden olmuştu.

Ama ikisine de hissettiği korku aynı olsa da nefret hissi farklıydı. Peony, Diceon'dan karşısında tek kelime edemeyecek kadar korkuyor aynı zamanda fırsatını bulsa onu öldürecek kadar da nefret ediyordu. Marcia'ya karşı ise aynı şekilde korku duyuyordu fakat ona olan nefreti, içinde bir yerlerde Marcia'ya olan sevgisinin üzerini örtemiyordu.

Her ne kadar Marcia'nın kötülükleri, Peony'nin hayatını mahvetse de ona karşı olan güzel hisleri yok olmuyordu. İşte bu sebepten Peony'nin nefreti iki çeşitti.

Marcia'nın tiz kahkahası, Peony'i daldığı düşüncelerden koparttı ve dikkatle iki kardeşi izlemeye başladı. Bugün ikisinden birinin öleceğine emindi, fakat elinde olsa kendisini öldürüp iki kardeşin arasındaki bu savaşın bitmesini sağlardı.

İkisinin birbiriyle olan savaşında Peony yalnızca bir piyondu, onun ölmesi veya yaşaması bir sonuç yaratmazdı, buna emindi. Her ne kadar iki kardeş, bu savaşın nedeni olarak ortaya onu atsa da Peony olayın aslının öyle olmadığını çok iyi biliyordu.

Damarlarında aynı kan dolaşıyordu fakat onlar, bu dünyaya sanki birbirlerinden nefret etmek için gelmiş gibiydiler. Buna hiçbir zaman anlam veremedi Peony, çünkü onun için aile bağları çok önemliydi ve bu bağları da bu iki kötü kardeş yüzünden kopmuştu.

Peony'nin kahverengi harelerine nefretinin yoğunluğu ulaştı, onlardan kesinlikle nefret ediyordu fakat acizliği ve güçsüzlüğü ellerini bağlıyordu. Onun bu çaresiz nefreti intikam almasını bile engelliyordu ve bu durum düşmanlarına olan nefret duygusunun evrilerek kendinden nefret etmesine dönüşmesine sebep olmuştu.

Onlardan intikamını alamadığı her gün kendisinden daha da nefret ediyordu, Peony.

Marcia, kahkahasının ardından bileklerindeki demir zincirleri umursamadan Diceon'a doğru yürümeye başladığında Peony bir adım geriledi, göz önünde durup dikkat çekmek istemiyordu.

Marcia, "Artık hiçbir şey umurumda değil." diye mırıldandı. Ani bir şekilde durup Peony'e döndü. Oldukça korkutucu ve tehlikeli görünüyordu.

Genç kız ürkekçe birkaç adım daha gerilediği sırada Marcia konuşmaya devam etti.

"Eğer ben pisliğe bulandıysam, herkes bulanmak zorunda. Ve herkes pislendiğinde yine en parlak ben olacağım. Bu benim yeniden doğuşum olacak." dediğinde Marcia'nın evcil kargası Raven, sanki planlanmış gibi, o cümlesini bitirir bitirmez Diceon'a saldırmaya başladı.

Ortalama bir karga veya kuzgundan daha büyük olan Raven, Diceon'ın baş edemeyeceği kadar hızlıydı ve onu fazlasıyla zorluyordu.

Gagasıyla kafasına vuruyor, garip sesler çıkararak onun dikkatini dağıtıyor ve Diceon onu yakalamaya çalıştığında ise büyük kanatlarını hızla çırparak alacağı darbelerden kaçıyordu.

Sanki bir karga ve insanın kavgası değil de arenadaki iki şövalyenin düellosu gibiydi... Normal bir zamanda olsa Peony bu düelloyu izlemek için bir kese altın bile verebilirdi!

Marcia olayları şaşkınlıkla izleyen Peony'nin dalgınlığından yararlanıp tek hamlede genç kızı yere yatırdı. Peony'nin itiraz dolu yardım çığlıkları tüm salonda yankılanırken Marcia çoktan yerde yatan genç kızın üstüne çıkmış hareket etmesini engellemişti.

Gözleri intikam ateşi ve nefretle örtülü olan kadın, elbisesinin cebine sakladığı küçük şişeyi çıkardı ve sinsice gülümsedi.

"Peony, bak sana ne getirdim."

Genç kız, Marcia'nın elinde bulunan şişedeki mavi sıvıya dehşetle baktı ve bu kez daha güçlü bir şekilde yardım çığlıkları atmaya başladı. Şişenin içinde ne olduğunu çok iyi biliyordu ve onunla Marcia'nın arasındaki bağlantıyı da birkaç ay önce öğrenmişti. Fakat ölümünün bu şekilde olmasını istemiyordu, çok acı çekeceğini biliyordu ve bunu kesinlikle hak etmiyordu.

Marcia, artık her şeyin bittiğini düşünerek kibirle gülümsedi. Şişenin kapağını açtı ve tam o anda bir el silah sesi duyuldu.

Silahın sesiyle salon aniden sessizleşti. Ne Peony çığlık atıyordu ne de Marcia'nın kargası Raven'dan ses geliyordu.

Marcia, panikle sağına döndüğünde yerde kanlar içinde, hareketsiz halde yatan kargasını gördü. Belki de hayatında yaşadığı en büyük acıyı o an yaşadı. Peony onun yüzündeki acıyı iliklerine kadar hissetti ve bu içinde bulunduğu durumu unutup kederlenmesine sebep oldu.

Daha hiçbiri olayın şokunu atlatamadan bir el silah sesi daha tüm salonda yankılandı.

Göğsünde hissettiği sıcaklıkla birlikte Marcia'nın gözünden bir damla yaş aktı. Elindeki şişeyi yere düşürdüğünde şişenin içindeki parlak mavi sıvı mermer zeminde yayılarak kendisine ince bir yol çizdi.

Bu sırada Peony, çoktan Marcia'dan kurtulmuştu ve koşarak ondan uzak bir köşeye saklanmıştı.

Peony, bugün iki kardeşten birinin öleceğini biliyordu ama bu kişinin Diceon olmasını ümit ediyordu, hatta bunun için pek çok kez dua bile etmişti. Diceon'ı öldürecek kadar ondan nefret ediyordu fakat Marcia'nın ölmesini istemeyecek kadar onu seviyordu. Eğer Diceon ölseydi bu, iki aciz kadının kurtuluşu olacaktı fakat her zaman ki gibi en kötü olan kazanmıştı.

Marcia'nın göğsündeki ağrı şiddetlendiği sırada, hiç düşünmeden kendisini sağ tarafa doğru yere attı ve tüm acısına rağmen sürünerek Raven'a ulaştı. Elini uzatıp karganın yumuşak siyah tüylerine dokunduğunda Diceon bu kez Marcia'nın kafasına nişan aldı.

Marcia ve Peony'nin gözyaşları aynı anda yere düştü. İkisinin de hissettiği acı ve yenilgi hissi tarifsizdi.

Peony, titreyen eliyle ağzını kapattı, hıçkırıkları duyulmasın istedi. Biliyordu, eğer Marcia onun ağladığını görürse daha büyük bir yenilgi hissederdi.

Sonrasında o gün, davet salonunda üçüncü ve son kez silah sesi duyuldu.

Kırsaldan Gelen Prenses

-Finalden Bir Önceki Bölüm-

*Yazar Aris

Yazdıklarımı son kez kontrol edip paylaş butonuna bastım ve karanlıkta göz yorucu şekilde parlayan bilgisayar ekranından uzaklaşarak sırtımı ahşap sandalyeye yasladım.

Üç yıldır üzerinde çalıştığım kitabım sonunda bitmek üzereydi ama ben çok yorulmuştum. Yıllarca emek verdiğim kitap, beni manevi olarak bir hayli yormuştu. Oysa yazı yazmaya iş yerinde yaşadığım stresi azaltmak ve kafamdaki sesleri susturmak için başlamıştım. Fakat kitap yazmak, en az bir şirket çalışanının işi kadar stresliydi ve ben bunu biraz geç anlamıştım ama yine de mutluydum.

Çünkü şu an üzerinde çalıştığım, orta çağ fantezisi türündeki Kırsaldan Gelen Prenses isimli kitabımı üç yıldır internette yayımlıyordum ve bir hayli okuyucusu vardı. Klişe sayılabilecek bir kurgusu olmasına rağmen okuyucularımın destekleriyle bunca yıl yazma hevesimi asla yitirmemiştim.

Oturduğum sandalyeden kalkıp mutfak adasının etrafından dolaştım ve mutfak tezgâhına doğru ilerledim. Tezgâhın üzerindeki sürahiden bardağa su doldurup içtiğim sırada etrafıma göz gezdirdim.

Kedim ile beraber yalnız yaşadığım bu daireyi işe girdiğim yıl tutmuştum. İlk başlarda tek oda olması, minimal bir hayat yaşamama olanak sağlayacak diye mutlu olsam da etraf oldukça dağınıktı. Fazla eşya almamama rağmen etrafta neden bu kadar çok eşya vardı, anlam veremiyordum.

Dış kapının hemen çaprazında bulunan kapı banyoya açılıyordu, banyonun karşısında da u tipinde mutfak vardı. Mutfak adasını genelde çalışma masası olarak kullandığım için odada çalışma masası yoktu. Ufak gardırobu, bir duvarı boydan boya kaplayan camın kenarındaki kolona yaslamıştım, yatak ise gardırobun hemen karşısında ayakucu cama bakacak şekilde duruyordu.

Yatağın üzerinde bu sabah hazırlanırken çıkardığım kıyafetler ve işten geldiğimde üzerimden çıkardığım mont vardı. Ortadaki boş alanda ise kedimin oyuncakları dağılmıştı. Dönüp mutfak tezgâhına baktım, temiz bulaşıklar tezgâhta yerleştirilmeyi beklerken, neredeyse bütün mutfak aletlerinin dolaplarda durmak yerine tezgâhın üzerinde olduğunu fark ettim.

Hangi ara her şey bu kadar dağılmıştı bilmiyorum ama toplamam gerekiyordu, belki daha sonra toplardım.

Bardağı tezgâhın üzerine geri koyup pencere doğru yöneldim. Büyük camlar, şehrin ışıklarla süslenmiş gece manzarasını bir tablo gibi çerçeveliyordu. Bense her akşam, bu eşsiz tabloyu dakikalarca seyrederdim.

Beni kabul etmeyen bu şehri ve insanlarını, evimin camından seyretmek; yıllardır içerisinde bulunduğum boşluğa beni daha da sürüklüyor ve aidiyetimi sorgulatıyordu.

Hiçbir yere ait olmama hissi... Benim oldukça aşina olduğum ve kimi zaman bununla yaşamaya devam ettiğim, kimi zamansa aklımı kaçıracak kadar sorguladığım bir durumdu.

Bu zamana kadar birçok şehir değiştirmiştim, birçok insanla karşılaşmıştım fakat ben hiçbir yerdeydim, hiçbir yerde yerim yokmuş gibiydi. Hangi şehirde değilsem sanki o şehir benim ait olduğum yerdi ve bu arayışı bıraktığımda hayattan da vazgeçtiğim gün, o gün olacakmış gibiydi.

Gözlerimi, beni derin düşüncelerle baş başa bırakan manzaradan çekip camdaki kendi yansımama baktım.

Ne çok yorgun gözüküyordu mavi gözlerim, ne kadar solmuştu saçlarımın sarı rengi... Bir çiçeğin ölmeden önceki kurumaya başladığı zaman aralığına sıkışmıştı sanki bedenim, ne yaparsam yapayım çıkamıyordu o aralıktan.

Son kez şehrin çoğunluğu sarı olan ışıkları üzerinde gezdirdim gözlerimi ve arkamı dönüp tekrar bilgisayarımın başına geçtim. Sandalyeye oturduğum an kedim de kucağımdaki yerini almıştı bile. Gülümseyerek, simsiyah tüylerini okşadım. Nedense başımın ağrısının biraz olsun hafiflediğini hissetmiştim.

Gün içinde ne yaşarsam yaşayayım Raven ile birlikte olmak, ona sarılmak tüm yorgunluğumu ve mutsuzluğumu gideriyordu. Çünkü Raven, benim hayatımdaki tek canlıydı. O bir kedi olabilirdi ama insanlar beni bırakıp giderken Raven beni hiç terk etmemişti. Hep yanımdaydı, kendimi bildim bileli yanımda bir tek o vardı.

Tıpkı yazdığım kitaptaki Marcia karakterinde de olduğu gibi, Raven bizim yaşama sebebimizdi. Marcia'nın acılarla dolu hayatında, sadece devasa büyüklükte olan kargası Raven vardı, benimse siyah bir yün yumağı gibi görünen minik kedim Raven vardı.

Bir süre daha Raven ile oynadım. Sonrasında tembel kedim dizlerimin üzerinde uykuya daldığında, ben de yaklaşık yarım saat önce yayımladığım bölüme gelen yorumları okumaya başladım.

- Marcia, hayatımda gördüğüm en kötü kadın karakter!

- Marcia keşke daha erken ölseydi!

- Olan kargaya oldu ama kadının kargası bile kötüydü!

- Marcia için ayrı hikâye gelsin...

- Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, kötü kadın bunu hak etti!

Ve bunun gibi daha nicesi...

Kalbim hayal kırıklığıyla sıkıştığında gözlerimin dolmasını engelleyemediğim sırada parmak uçlarımın acıyla sızladığını hissettim. Maalesef ki kimse bunca zamandır anlatmak istediğimi anlamamıştı ve anlamadıkları halde peşim hüküm vermişlerdi.

Evet, Marcia kötü bir karakterdi ama hiçbir şey sebepsiz olmazdı ve onu da yaşadıkları bu noktaya getirmişti.

Yalnızlığı ve karamsarlığı...

Bilgisayarı hırsla kapatıp kucağımda uyuklayan kedimle birlikte yatağa geçtim. Raven'ı yastığın yanındaki boşluğa koyup yatağın üzerindeki kıyafetleri ayakucundaki boşluğa attım ve ben de ona dönerek yatağa uzandım.

"Sence, Marcia farklı tercihler yapsaydı onu severler miydi?" diye sordum Raven'a bakarak ama bu soru bariz bir şekilde kendi iç çatışmamın başlangıcını gösteriyordu.

Uyuyan kedi yavaşça gözlerini araladı ve siyah gözlerini bana doğrulttu. Raven'ın, düz bakışında herhangi bir anlam aradım. Fakat hiçbir anlam yakalayamadım ki zaten böyle bir şey de mümkün değildi.

"Bence, Marcia kötü kadın olmak için doğmuştu. Ne yaparsa yapsın kimse onu sevmezdi çünkü kötüler asla sevilmez."

Yatakta dönüp sırtüstü yattığımda gözyaşlarım benden bağımsız akmaya başlamıştı bile. Raven, usulca boyun girintime sokulduğunda derince nefes alıp verdim. Gözyaşlarım gözlerimden çıkıp ince bir çizgi halinde kulaklarıma doğru ilerlerken içimde bastırmaya çalıştığım hıçkırıklarımı daha fazla tutamadım.

Hıçkırıklarımın arasından, "Bizi neden kimse sevmiyor?" diye haykırdığımda, bir cevap beklemiyordum. Yalnızca yılların acısı ve yalnızlığı artık kalbime taşıyamayacağım kadar fazla geliyordu. Hayır, yeni bir şey olmamıştı bugün, diğer günlerden farklı hiçbir şey yoktu görünürde. Ama hani bazen insanlar uzun süre içine atıp hiç beklenmedik zamanlarda veya küçücük bir olayda duygu patlaması yaşarlardı ya, işte benim de başıma gelen tam olarak buydu. Kitapta en çok empati yaptığım ve kendime benzettiğim karakterin ölümü, bir çeşit duygusal çöküş yaşamama sebep olmuştu.

Kırsaldan Gelen Prenses, kitabımı yazmaya başladığımda aslında Marcia karakterini başkahraman olarak kurgulamıştım fakat Marcia gibi kötü bir kadının başkahraman olması okuyucuları kötü etkileyebilir diye vazgeçmiştim ve Marcia'yı yan karakter yapmıştım. Olayları, kadın kahraman Peony, Prens Diceon ve Büyücü etrafında dönen bir aşk üçgeni şeklinde yazmıştım fakat Marcia, benim için bir yara gibiydi. O yara, ne zaman Marcia'nın yerine kendimi koysam kanıyordu ve ben kitapta en çok onunla empati kuruyor, en çok ona üzülüyordum.

Yazar olarak, ona iyi bir yaşam vermek ve iyi insanlarla karşılaştırmak benim elimdeydi fakat bunu yapmıyordum da. Parmaklarım klavyenin üzerinde adeta dans ederken olması gerekenleri yazıyormuş gibiydi ve ben, bu olması gereken şeylere müdahale etmekten çekiniyordum. Bölümleri yazdıktan sonra her kontrol ettiğimde, beni üzen çok şey oluyordu ama tek bir kelime bile değiştiremiyordum, her seferinde akışı bozmaktan çekiniyordum.

Marcia ile aramda niye böyle bir bağ oluştuğunu ise bilmiyordum ama sanki o gerçekten yaşamış biriydi ve ben onun hakkındaki her şeyi biliyormuşum gibi hissedip öyle yazıyordum. Belki de hayali bir karakteri bu denli benimsememin nedeni, ona kendimden parçalar eklemem olabilirdi, bilmiyorum. Fiziksel özelliklerimiz, yaşadığımız yalnızlık ve hatta Raven bile ortak parçalarımızdandı ikimizin de.

En önemlisi ikimizi de kimse sevmiyordu. Nedensizce veya geçerli nedenlerle; bizi kimse sevmiyordu, tek bir kişi bile...

Bunca yıl sevilmememin nedenini sorgulayıp herkese karşı içimdeki nefreti kusmuştum. Kendimde dahil olmak üzere herkese zarar vermiştim, tıpkı Marcia gibi... Ama bugün, diğer günlerden bir farkı olmamasına rağmen, aniden gelen farkındalık hissiyle artık neden sevilmediğimizi anlamıştım.

Biz kötü kadın olmak için doğmuştuk ve bizi kimse sevmeyecekti, kabul görmeyecektik. Bunu, biraz geç farkına varmıştım ama çabuk kabullendim ve bu gerçeği kabullendiğimdeyse nedensizce omuzlarımdan bir yük kalkmış gibi rahatladığımı hissettim.

Yıllardır, Marcia ile empati kurup yaptıklarına hak vermiştim fakat şu an farkına vardığım gerçeklikle her şey tersine dönmüştü. Marcia, sevilmeyecek bir çocuk olarak doğmasına gözlerini kapatmıştı ve ömrü boyunca sevgiyi aramış, sevilmek uğruna her şeyi yapmıştı. Kullandığı aptalca yöntemler ve bir kukla gibi abisi tarafından yönetilmesi onun kendi sonunu getirmiş, başarısız olmasına neden olmuştu.

Kötülük için doğan bir çocuğun sevgiyi arzulaması; ayın güneşe aşkı kadar imkânsızdı. Ve imkânsız olaylar yalnızca peri masallarında gerçek olurdu.

Ellerimin tersiyle yüzümdeki yaşları sildim ve bir süre derin derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım. Çokça şey anlatıyordu gözyaşlarım; acıyı, öfkeyi, nefreti ve hatta huzuru, rahatlamayı, kabullenişi...

Bir karar almıştım. Ben, Marcia'nın yaptığı hatayı yapmayacaktım. Artık sevilmek uğruna her yolu denemeyecektim ve kötü kadın olmanın hakkını verecektim.

Tamam, bu zamana kadar iyi bir kadın olduğum da söylenemezdi fakat çokça aptalca kararlar verdiğim, davranışlar sergilediğim anlar olmuştu ve hepsinin asıl nedeni tek bir şeydi... Kalbimde birçok şeye karşı, bunlar genelde cansız varlıklardı, sevgi beslerken kendime zerre miktarda sevgi beslemememdi her şeyin sebebi.

"Artık kimseden sevgi dilenmeyeceğim, çünkü önce benim kendimi sevmem gerekiyor. Ben, eğer kendimi seversem kimsenin sevgisine de ihtiyaç duymam."

Kendi kendime konuşurken yavaşça yana döndüm ve Raven'ı kollarının altından tutup göğsümün üstüne koydum. Hemen kendini rahat bir pozisyona sokup anlamsız mırıltılar çıkardığında gözlerimin dolmasına tezat şekilde gülümseyerek yavaşça başını okşadım.

"Ama Raven, beni asla bırakma olur mu?"

Raven, sanki dediklerimi anlamış gibi minik burnunu burnuma sürttü. Yüzümdeki gülümse iyice genişlerken ben engel olamadan sol gözümden bir damla yaş akmıştı. Elimi Raven'ın yumuşak tüylerinden çekmeden ağırlaşan göz kapaklarımı tamamen kapattım ve belki de hayatımın en huzurlu uykusuna daldım.

•••

Henüz güneşin doğmasına dakikalar vardı ki odanın içinde büyük bir ışık huzmesi oluştu ve odadaki şiddetli rüzgâr aniden büyük bir gürültüyle camları patlattı. Kırılan ve etrafa saçılan cam parçalarının bir kısmının üzerimdeki yorgana çarptığını hissettim.

Sesle birlikte, neye uğradığımı şaşırarak uyandım ama odadaki ışık gözlerimi açamayacağım kadar güçlüydü. Yattığım yerde diklendim ve yatakta oturur pozisyona geçip, tedirginlikle yatağımın çarşaflarını sıkarak ellerimi yumruk yaptım. Bir süre daha gözlerimi açmakta zorluk çekerken etrafta yalnızca rüzgârın kulak tırmalayan sesi duyuluyordu.

Şiddetli rüzgâr, üzerimdeki ince askılı atletin açıkta bıraktığı tenime bıraktığı darbelerle üşümemi arttırırken en sonunda gözlerimden yaş gelse bile direnerek gözlerimi araladım. Yaşaran gözlerimle neler olduğuna baktığımda, şaşkınlıktan tepki bile veremedim.

Odanın içinde sadece belirli bir alanda esen şiddetli rüzgâr, eşyaları yere deviriyor, ağırlık olarak hafif olanları havada uçuruyordu. Bense parlak, mor ışıklar tarafından sarılmış olan siyahlar içindeki uzun saçlı adama bakakalmıştım.

Gözlerimi ondan birkaç saniyeliğine ayırıp etrafa baktığımda, yabancı adamın arkasında kara delik gibi bir şeyin olduğunu ve rüzgârın o deliğin içine doğru yöneldiğini gördüm. O karanlık boşluk, sanki odadaki her şeyi yutmak isteyen büyük bir elektrikli süpürge gibi etraftaki eşyaları oradan oraya savuruyordu.

Tekrar yabancıya baktığımda ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemez halde şaşkınlıktan kalakalmıştım ki adam konuşmaya başladı.

"Benimle gel."

Sesi çok yumuşaktı, sanki beni ürkütmemeye çalışıyormuş gibiydi. Arkasındaki mor ışık o kadar parlaktı ki yüzünü net bir şekilde göremiyordum. Gözlerimi iyice kısıp yüzünü görmeye çalıştığım sırada elini uzattı ve konuşmaya devam etti.

"Bu sefer mutlu olacağız."

İçimden, sanırım öldüm ve bu adam da ölüm meleği olmalı diye geçirdim.

Nedense öldüğüme üzülemedim bile. Ne hayattan bir beklentim vardı ne de bir bekleyenim... Sadece birkaç keşkem vardı, o kadar.

Kitabıma final yazmak isterdim.

Ve Raven ile daha fazla vakit geçirmeyi...

Elimi tereddüt etmeden adama uzattım ve havada duran elini kavradım. Elimi tuttuğu için biraz daha yakınımda olan adamın yüzünü artık biraz daha net görüyordum ve yüzündeki gülümseme duraklamama sebep olmuştu. Kenarları kıvrılan dolgun dudakları, yanaklarında iki küçük çukur oluşturmuştu ve koyu renk gözleriyse kısılmıştı.

Ölüm meleği nasıl bu kadar güzel olabilir?

Adam, elimi daha sıkı tutup beni nazikçe kendine doğru çekip ayağa kaldırdığında aynı zamanda bütün düşüncelerimde aklımdan uçup gitmişti ve geriye yalnızca birisi kalmıştı.

Endişeyle, "Raven," deyip duraksadığımda adam gülümseyen ifadesini bozmamıştı, "ben gidersem ona ne olacak? Onu da yanıma alamaz mıyım?" diye devam ettim.

"Merak etme, o iyi olacak."

Her ne kadar bu söylediği içimdeki endişeyi geçirecek bir söz olmasa da buna inanmayı tercih ettim o an. Çünkü bundan başka şansım yoktu; ben artık ölmüştüm ve kedim tek başına kalmıştı. Belki öldüğümü apartman yöneticisi fark edip Raven'ı kurtarırdı ya da camlar kırıldığı için kendisi camdan çıkabilirdi.

Bu konuyu daha fazla düşünmemeliydim çünkü düşünürsem gideceğim yerde asla rahat edemezdim. Ama yine de etrafa bakıp Raven'ı son kez görmek istedim, fakat bunu yapmak için cesaretim de yoktu. Eğer onun yapayalnız, terk edilmiş halini görürsem, gözüm arkada giderdim.

En azından ölüm beni rahat ettirmeliydi.

Ölüm meleği boşta kalan diğer eliyle, şiddetli rüzgârla dağılıp gözlerimi kapatan saçlarımı geriye doğru taradı ve elini nazikçe yanağıma yasladı. Dokunuşu vücudumu öylesine rahatlatıyordu ki büyülenmişçesine yalnızca onu izliyordum ve tepki bile veremiyordum.

Başparmağını alt kirpiklerimin üzerinde gezdirirken karanlık gözlerine yansıyan hüzünle konuştu. "Yalvarırım, bu sefer aynı hataları yapma."

Acaba öteki tarafta yepyeni bir hayatım daha mı olacak, o sebeple mi beni uyarıyor?

Adamın dediklerine hiçbir anlam veremedim ama bunu çokta umursamadım ve sessiz kalarak, dediklerini kafamla onayladım. Neler olacağını merak ediyordum ve bir an önce olsun diye zorluk çıkartmamaya özen gösteriyordum.

Adam, tekrar gülümsedi ve anlamını bilmediğim bir kaç kelime mırıldandığında mor ışık iyice arttı. Artık gözlerimi daha fazla açık tutamazken güçlü bir rüzgâr vücudumu sardı ve bilincimin yavaş yavaş kapandığını hissettim. İnatla ayık kalmaya çalışıyor, vücudumu saran anlam veremediğim hisse direnmeye çalışıyordum. Sonuçta bu hayatta bir kez ölüyordum ve nasıl olduğunu anbean bilmek en doğal hakkımdı.

Bacaklarımdaki güç tamamen gittiğinde ölüm meleğinin belime sıkıca sarıldığını ve alnını alnıma yasladığını hissetim, beni düşmeden tutmuştu.

Sonunda, ne kadar çabalasam da etrafımı saran ışığa rağmen karanlığa karşı yenilmiştim.

•••

25 Kasım 2023 15:41 4 Rapor Yerleştirmek Hikayeyi takip edin
6
Sonraki bölümü okuyun KY «2»

Yorum yap

İleti!
Nil Mavim Nil Mavim
Çok güzel bir bölümdü
January 02, 2024, 12:35
Servi Alyus 🖤 Servi Alyus 🖤
Çok güzel bir bölümdü. Çok hoşuma gitti ❤️🧡
December 21, 2023, 15:02
Dila Atman Dila Atman
Karşılıklı oy atarız
December 01, 2023, 20:29
Dila Atman Dila Atman
Kitaplarıma şans verir misiniz? Karşılıklı beğeni yapabiliriz. 🤍İlk Zehirin ilacı sonra Araf-tana atın olur mu?
December 01, 2023, 20:28
~

Okumaktan zevk alıyor musun?

Hey! Hala var 16 bu hikayede kalan bölümler.
Okumaya devam etmek için lütfen kaydolun veya giriş yapın. Bedava!