denizgecim Deniz Geçim

Velda Olwen... Ruhunun diğer parçası ikizinden daha bebekken koparılmış yeni yetişkin bir kız. Bir Nem. Kraliçe Olwen, Velda'yı gerçek ailesi ve ülkesinden ayırarak anlaşma sonucu onu hükmettiği ülkeye, Salta'ya sürükledi. Fakat her şeyin aksine Velda burada mutlu bir ömür geçiriyor. Doğum gününde gelen bir mektupla ve üvey annesinin ona hediyesiyle yeni bir başlangıç yapmak üzere yola çıkar. Çıktığı yolda ona eşlik eden Soğuk Muhafızları, Velda'yı korumak üzere hazırlandılar. Kimse bilmiyordu ki Velda Olwen'ın ruhu bir ejderle bağlıydı. Belli bir amaç üstünde ilerlerken işler hiçte planlandığı. gibi gitmez. Çünkü arlarında bir hain dolaşıyordur. Bu hain dünyanın öteki ucundaki biri de olabilirken her gün yüz yüze baktığın bir dostu da olabilirdi. Velda'nın ihanetlerle birlikte planı suya düşerken düşünebildiği tek şey annesi Kraliçe Olwen'ı ölümcül hastalığından kurtarmaktı. Onun gözü annesiyle kör olmuşken hain onun gözünü açmayı başarmıştı ve Velda artık bir hiçe dönüşmüştü.


Fantaisie Fantaisie historique Tout public.

#366
2
876 VUES
En cours - Nouveau chapitre Toutes les semaines
temps de lecture
AA Partager

Eğitim

Kapımın güçlükle çalınmasıyla gözlerimi açtım. Henüz daha gün yeni doğmuştu ve gökyüzü turuncuydu. Saati aradım fakat buğulu gözlerim kaçındı. Kapının gıcırdayarak açılmasıyla birlikte yatakta doğruldum. “Neler oluyor?”. Gözlerimi ovalayarak buğusunun geçmesi için uğraşırken bir yandan gelenin kim olduğunu anlamaya çalıştım.

“Günaydın Prenses.” Tabi ya. Emma, benim Salta daki en yakın arkadaşım. Ve bir yandan kişisel hizmetlimdi. Salta da yaşayan buz devlerinin arasında karakter olarak o çok narin kaçıyordu. Ama dış görünüşü aksine oldukça sert yapılıydı. Buz devleri normal insanların boy ortalamasına göre biraz daha uzunlardı. Boyları en az iki metreden başlardı. Emma hem yapılı vücutlu hem de güzel bir yüze sahip dev kadındı. Buz devleri genel olarak duygularını yoğun hissedebilen varlıklar değildi. Ancak Emma bana çok nazik davranırdı.

“Saat daha çok erken. Neden buradasın?” Gelen kişinin Emma olduğunu anladıktan sonra ayılmayı bırakarak kendimi yatağa geri bıraktım ve yün yorganımı yüzüme çektim. “Antrenmanınız var Efendim.” Yüzümdeki yorganı bir kenara attım ve tekrar doğruldum. “İyi ama bu gün benim doğum günüm. İptal edilmedi mi? Yüzbaşı Boris annemle konuşacağını söylemişti?” Emma beni duymuyormuşçasına gardırobuma yöneldi. “Evet, haklısınız. Fakat Kraliçe reddetti. Eğitimlerinize ara verilemezmiş.” Ve tekrar kendimi yastığın beni boğmasına izin vererek bıraktım.

Emma eğitim kıyafetimin son ipliğini bağlarken bende eldivenlerimi taktım. Saçlarımı yandan ördüm ve sırıtmasın diye tokayı da beyaz renk seçerek bağladım. Kılıcımı kabzasına yerleştirdim. “Prenses,” Emma’ya döndüm. “Lütfen bana Velda de.” En yakın arkadaşımın bana böyle resmi davranmasını istemiyordum. “Peki Velda, bu senin için.” Emma arkasını döndü ve çekmecenin üzerindeki kutuyu bana uzattı. Kutuyu aldım ve üstündeki ipi çekerek açtım. Kutunun içinde kadife beze sarılı bir şey duruyordu. Bezin bir ucundan tuttum ve o içindeki herneyse onun üstünden kaldırdım. “Bu bir taç.” Tacı aldım ve ışığa doğru tuttum. Bir alın tacıydı. Üstünden sarkan demirlerin ucunda küçük büyük her türden elmas bulunuyordu. “Emma bu çok güzel!”. Tacı bezin içine dikkatlice yerleştirdim. “Kendim yaptım.”. Bir adım öne attım ve ona sıkıca sarılmak için yukarı uzandım. Parmak ucunda olsam bile ancak onun göğsüne gelebildim. “Teşekkürler Emma. Sen bir tanesin.” Sarıldıktan sonra beni kendinden uzaklaştırdı. “Artık eğitim zamanı. Yüzbaşı Boris seni bekliyor olmalı.” Kafamı sallayarak odamın kapısına yöneldim. Oda muhafızlarımın kapımı açmaları için birkaç kez kapıya vurdum. Ve saniyesinde kapı açıldı. Son bir kez arkama döndüm, Emma’ya bakarak gülümsedim. Daha sonra odadan hızlı adımlarla çıktım.

“Geç kaldın Velda.” Yüzbaşı Boris dakik bir adamdı. Elbette bana bazı nezaket hareketleri gösteriyordu. Fakat o bir Yüzbaşıydı ve katı kuralları da vardı. “Kusura bakmayın Yüzbaşı. Annemle konuşabildiğinizi sandım.” Geç kaldığım için ceza vereceğini biliyordum. En azından hafif bir şeyler olsa çok iyi olabilirdi. Çünkü akşam eğlence olacağından şüphem yoktu. “Doğum günün olması şerefine diyemeyeceğim ama reşit bir birey olduğun için artık bunun şerefine bu günlük cezanı görmezden geleceğim.” Bu hayatımda duyduğum en iyi aftı. “Teşekkürler Yüzbaşı.” Minnet ifadesi olarak kafamı eğerek selam verdim ve karşılığını aldım. “O halde artık eğitime geçebiliriz!” Benimle birlikte diğer muhafızlar ve askerler de etrafa toplandı ve bu gün ne yapacağımızı öğrenmeyi en az benim kadar merak ettikleri aşikardı. “Zafer Tepesi’nde bir yarışma yapacağız. Neredeyse bir yıla yakın eğitim veriyorum size. Bakalım kimler ne durumda.” Zafer Tepesi’nin ismi geçince ortalıkta bir uğultu oluştu. Orası yerden biraz yüksekte kurulmuş bir eğitim pisti. Fakat diğerlerinden farklı. Etrafı alevlerle çevrili. Bu alevler sihirle büyülendiği için olabildiğince az hasar vermeye programlanmışlar ama yine de tepeden yuvarlanmak epey kötü. Çocukluk zamanlarımda buradan nefret ederdim. Benden yaşça büyük askerler ve muhafızlar benimle oynayarak dalga geçerlerdi. Fakat zaman ilerledikçe alıştım. Düşe yana da olsa öğrendim.

“İlk kim başlamak ister?” Herkes sessizleşti. İşte benim kendimi gösterme fırsatım buydu. “Ben!” Elimi kaldırdım ve kalabalığın en ön sırasından zaten kolaylıkla seçilebildiğimi anladığımda sakince indirdim. Ortamdan tekrar büyük bir uğultu koptu. Çünkü biliyorlar ki hepsi beni ezecekti. Ama bu sefer hepsinin yüzünü morartacaktım. “Prenses Velda! Burayı sevdiğinizi bilmiyordum.” Yüzbaşı bile bu konuda dalga geçiyordu. Ama nafile bu sefer beni kimse yıldıramazdı. “Sizi yukarı alalım o zaman.” Kalabalık Zafer Tepesi’nin merdivenlerinin önünü açtı ve teker teker çıkmaya başladım. Fakat nasıl olduysa ayağım bir taşa takıldı ve yere kapaklamadan önce dengemi zor sağladım. Arkamdan bir kahkaha koptu. Aralarında konuştukları bazı sözleri duyabiliyordum. “Daha merdiven çıkamıyor.” “Bu özgüven nereden geliyor böyle?” Hiçbirine aldırış etmedim, arkama bile dönmedim.

“Prenses ile ilk kim dövüşmek ister?” Kalabalıktan tekrar bir uğultu yükseldi. Herkes beni kolayca alt edebileceğini sanıyordu. Beni zayıf halka olarak görüyorlardı. Geçmişe bakılırsa pekte haksız sayılmazlardı. Kalabalığın içinden biri yüksek sesle bağırdı. “Peki kazananın ödülü ne Yüzbaşı?” Bu sefer kalabalığın merak sesleri yükseldi. “Yüzbaşı!” Tepeye ulaştığımda arkamı dönerek aşağı bağırdım. Kalabalık sessizleşti. Yüzbaşı yüzünü yukarı çevirdi. “Ödülü ben söylemek istiyorum!” Kahkaha patladı. Fakat Yüzbaşı kafasıyla onayladı ve sessizlik tekrar hakim oldu. “Hepiniz gülüyorsunuz ancak size bir şans tanıyacağım! Şuan af dilerseniz eğer, kazanmanız için size bir şans vereceğim.” İçlerinden biri bağırdı. “Kendini rezil edecek sözler söyleme Prenses!” Bu sefer onlar değil ben kahkaha patlattım. “Siz bilirsiniz. Ödülü söylüyorum!” Kalabalık kulaklarını kabarttı. “Eğer sizlerden biri kazanırsa o kişiyi saray da bir gün boyunca her istediğini elde etmesini sağlayacağım. Ama ben kazanırsam benim hakkımda kötü söylemlerinizi keseceksiniz. Kesmeyenler olursa veya başkalarından bir şeyler duyarsam sizi sürgüne gönderirim! Duydunuz mu beni?”

“Sen kimsin ki sürgün ediyorsun bizi? Kendini Kraliçe Olwen mı sandın?”

“Cesaretini sevdim! O zaman yukarı gel!”

Karşıma geçtiğinde etrafımızdaki alevler yükseldi. Kalabalık ise Tepe’yi görebilmek için olabilecek en yüksek yerlere çıktılar. Bu benden birkaç yaş büyük berk delikanlı ile olan müsabakamı zevkle izleyecekleri çünkü o minik akıllarından ancak onun galip geleceği geçiyordu.

“Hoş geldin Carl.” Kılıcımı kınından çıkardım ve tek elimin etrafında bir kez döndürerek kendimi güçlü göstermeyi denedim. “Uzun süredir birlikte antrenman yapmıyorduk, Velda.” Gülümsedim. Sırtımı dikleştirdim ve kendimi olabildiğince özgüvenli göstermeye çalıştım. Carl, sola doğru bir adım attı, ben ise tam tersi yöne bir adım attım. “Yanlış hatırlamıyorsam seninle en son ki müsabakamızda kılıcımı koluna saplarken ağlıyordun, Prenses.” Kahkaha attım. Konuşurken bir yandan pistin etrafında yuvarlak çiziyorduk. Carl elindeki uzun saplı, çift taraflı baltayı ara sıra döndürerek hava yapıyordu. “Ah Carl, bazen çok geçmişe takılıp kalıyorsun. O müsabaka yaklaşık iki sene önceydi. Bir süredir sizinle eğitim yapmıyordum farkındasındır. Neden?” Artık yuvarlağı bitirerek eski yerlerimize dönmüştük. Carl, omuzlarını gevşeterek hazır pozisyona geçti. “Merak etmiyorum. Bu oyunun sonu zaten belli.” Kılıcımın gümüş, parlak kabzasını iki elimle kavradım ve hafifçe öne eğilerek ilk hamleyi onun yapmasını bekledim. “Ama edeceksin .Bu oyunun sonunda aşağı inen sen olacaksın ve arkadaşlarına anlatacaksın.”

Carl, koşarak bana saldırdı. Büyük ve yapılı bacaklarıyla yanıma varması en fazla üç adım sürmüştü. Benim on katım kadar olması işime yaradı ve bana doğru salladığı çift taraflısından bacak arasına doğru yuvarlanarak kaçabildim. Tek dizimin üstünde durup doğruldum ve Carl’ın bir sonraki hamlesini bırak, arkasına bile dönemsine izin vermeden ona doğru koştum ve kaval kemiklerine kılıçla derin çizikler bıraktım. Çizdiğim nokta iyi bir noktaydı ki heybetli adamın dizlerinin üstüne acıyla düşmesine sebep oldu. Ancak sonra doğrulmaya çalışınca bunun izin vermemem gerektiğini düşündüm. Zaten hemen galip gelmeyi beklemiyordum. Ama bu iş fazla uzamamalıydı. Yoksa aşağıdaki kalabalık yorulabileceğimi düşünecekti. Ya da zorlandığımı… Koşarak sol omzuna bir tekme savurdum ve bu güçlü tekmem onu yüzüstü düşmekten alıkoyamadı. Onu sahanın oldukça yakınına getirmeye çalışıyordum.

Sonrası çok daha kolaydı. Pistin sonuna da az bir mesafe kalmıştı. Carl hala yerdeyken sırtına atladım ve ağırlığımı üstüne vererek yerden kalkamamasını sağlamaya çalıştım. “Üstümden hemen in!” Nefessiz kalmış sesiyle haykırıyordu. “Olmaz!” Belli ki yerde kalarak biraz gücünü toparlamıştı çünkü debelenerek beni düşürmeye çalışıyordu. Kısa sürede de amacına ulaşmıştı. Debelenmesinin sebebiyle sağ tarafına doğru yuvarlanmıştım ve sağ omzumun üstüne sertçe düşmemle onu incittiğimi fark ettim. Fakat bu beni durduramayacaktı.

Carl artık iki ayağının üstündeydi ve ben hala yerde omzumun acısıyla uğraşıyordum. Ya da uğraşıyormuş gibi yapıyordum. Bu bir numaraydı. Ayaklarım pistin sonuna uzanıyordu ve onu aşağı itmek için çok kolay bir plan yapmıştım bile. Carl, benim omuzumla uğrattığımı, pes ettiğimi düşünerek bana yaklaşacaktı ve bum. Ben onu aşağı itecektim.

Kısa süre sonra planımın işlemeye başladığının ilk göstergesi olarak Carl birkaç dakikalık dinlenmesinden sonra yanıma yaklaştı. Kafamın üstünde durarak nefes nefese bana doğru eğildi. “Bitti mi Prenses?” Herkesin bana şu şekilde hitap etmesi ne kadar hoşuma gitmese de yerlerini bilmesi iyiydi ve bu delikanlı adam biraz sonra yere inecekti. Numara yapmaya devam. “Carl, kolum çok acıyor!” Eğer kendimi birazcık acındırırsam onu daha yakınıma çekebilirdim. Ve işe de yaradı. Carl, onun ensesinden yakalayabileceğim yakınlığa geldiğinde durmadım. Ayaklarımı ensesine doladım ve kendime çekerek ters takla atmasını sağladım. Bacaklarımın iki metreden uzun bir insanı bu denli yere serebildiği için koşu antrenmanlarıma şükrettim ve o zamanlar ne kadar acılar çektiğimi hatırladım. “Bu acıttı!” Artık pistin sonuna gelmiştim ve onu aşağı göndermem tek hareketime bakıyordu. “İşte şimdi bitti seni devasa pislik!” Geriye doğru giderek, onun zaten kalkmaya hali yokken, bütün gücümle bir tekme savurdum ve işte aşağıya yuvarlanıyordu.

“Galip gelen, Velda!” Yüzbaşı izlediği yerden bağırdı ve ortamdaki sağır eden sessizliği bozan şeyi bir tek ben duyuyordum. Artık hafife alnımayacağımın çığlıkları… Aşağı baktım. Carl, metrelerce aşağıda yarı baygın yatıyordu. Üstündeki kıyafetler alevlerin yakmasıyla yanıyordu. Fakat yakın zamanda söneceği ve zarar vermeyeceğini bildikleri için kimse söndürme zahmetine girmedi bile. Sadece birkaç kişi arkadaşlarının yanına giderek Velda Olwen, çocukluğunda ezilmiş kızın tarafından darp edilme durumunu ölçebildi. Geriye kalanlar ise çenelerini yerçekimine karşı bırakarak bana bakıyorlardı.

“Başka kim şansını denemek ister?” Muhafız devler arasındaki en heybetli adamı yenmiştim ve eğer kılıç ustası değillerse bana meydan okuyamazlardı. Çünkü ben iki yıl boyunca bizzat Salta Kraliçesi Olwen tarafından eğitim görmüştüm. “Aferin Velda! Annenin tekniklerini iyi öğrenmişsin. Carl’a galip geldiysen sadece bir kişi hariç diğerlerini de yenebilirsin.” Kimdi o kişi? Kung fu ustası? Başka bir evrenden gelen bir Hükümdar? Yoksa bir Yunan Tanrısı? Acaba Kraliçe Olwen mı? Dalga geçiyorum tabi ama yine de bu kişiyi çok merak ediyordum. “Kimdir o kişi, Yüzbaşı?” Yüzbaşı olduğu yerde etrafına bakındı ve aradığı kişiyi bulduğundaki sevincini görmek hiç zevkli değildi. “Edmond Miller!” Kendi adı haykırılınca gözleri yerlerinden fırlayacak gibi açılmasını beklemiştim fakat gayet sakin bir şekilde karşıladı. Ve benim Carl ile olan dövüşümü izlemek için geçtiği yerden acele etmeden indi. “Muhafız Miller, bizzat sizin muhafızınız olmak için eğitildi ve eğer sizi yenebilmeyi başaramazsa ona farklı bir iş bulmamız gerekecek!” Bu tehditler ve üstüne binen yük karşısında kasılması gereken normal bir devin yerine bu genç çocuk hiçbir tepki vermeden merdivenleri tırmanmaya başladı. Ancak o piste ulaştığında kılıcımın Carl ile birlikte aşağı uçtuğunun farkına varabildim. “Kimsin sen Muhafız Miller?” Uzun kumaştan oluşan kemerimi çıkarırken gözlerimi ondan ayırmadım. Bu kemer oldukça özeldi. Annem tarafından yapılmıştı. Uzun kumaşın iki ucunda da birer bıçak vardı ve krallıktaki en keskin bıçak olduğunu söylerdi annem hep. Bu gün bunu test etme zamanı gelmişti. “Prenses için eğitilen sıradan bir dev.” Fazla ruhsuzdu. Tamam ben bir dev olmadığım için onları anlayamazdım ama diğerlerine göre sanki ruhu yoktu. “Seni kim eğitti peki?” Pistteki yerime geçerken kumaşı elime doladım. “Annenizin ilk ve tek muhafızı.” İşte şimdi güçlü bir rakibe rastlamıştım. Annemin tek bir muhafızı vardı o da Jason. Annemin küçüklüğünden beri muhafızlığını yapardı ve ordu da ya da saray da ondan daha iyi silah tutan bir kişi görülmemişti. “Onunla ne alakan var?” Soruma cevap vermeyi düşünmeden bana atıldı.

Kılıcını ilk attığı yerden kaçmak için yaptığım manevrayla ne yazık ki tamamen sıyrılamadım. Miller’ın keskin kılıcı kolumda derin olmayan bir çizik açtı. Bozuntuya vermedim ve kumaşımın ortasıyla kılıcını sararak döndürdüm ve ondan kurtulmasını sağladım. Genç adamın kılıcı pistin öteki ucuna uçmuştu. Fakat Miller onun nereye gittiğine bakmadan botunun içinden iki tane hançeri çoktan çıkarmıştı bile. Bana doğru hızlı adımlarla yaklaşırken savurduğu hançer darbesinden kaçmak için eğildiğim sırada kumaşımın bir ucunu ona sallayarak karnını çizmeyi umut ediyordum ve başardım da. Karnında açtığım hafif derin yaranın sebebi kesinlikle benim güçlü olmam değildi. Denendi ve onaylandı ki bu bıçaklar oldukça keskindi ve düşmanım dışında birinde kullanmak oldukça tehlikeliydi çünkü birinin ölümüne yol açabilirdi. Bu yüzden doğrulduğum zaman kumaşı bir kenara attım ve ellerimle dövüşmeyi tercih ettim.

Bir sürü darbeden kaçındıktan sonra artık dermanım kalmamıştı. Miller hiç yorulmadan devam ediyordu ancak ben yorulmuştum. Eğil, kalk, dön ve bir yumruk savur. Ancak o her seferinde yumruklarımdan kolayca kaçabiliyordu. Başarıyla yapabildiğim tek şey şuan tekmelerimdi.

Fakat pes edemezdim. Aklımda hemen plan kurdum. Basit ama etkili bir plan olduğunu düşünüyordum. Arkamdaki pistin sonunda duran kılıcı almak için koşacaktım. Ama almayacaktım. Çünkü tek amacım onu aşağı atmaktı.

Ve bir an için onu boşta bıraktım ve kılıca doğru koştum. Arkamda duyduğum ayak seslerinden ise Miller’ın arkamdan geldiğini de anladım. Kılıca ulaştığımda onu alacakmış gibi eğildim fakat almadan yana yuvarlandım. Miller, neler olduğuna anlam veremeden kendini durduramadı ve pistin sonunda koşarak aşağı yuvarlandı.

“Galip gelen, Velda!” Bir sesler duyuyordum. Yoksa bunlar alkış seslerimiydi. Birkaç dakika önce ezikledikleri kızı mı alkışlıyorlardı? İnanılır gibi değil.

Merdivenlerin sonuna geldiğimde ne kadar yorulduğumu fark ettim. Ama bunu onlara göstermemeliydim. Bu yüzden sırtımı dikleştirdim ve kemerini bağladıktan sonra kılıcımı kınına geri koydum. “Bravo, Velda! İyi dövüştü.” Yüzbaşı bana yeşil gözleriyle gülümserken ona karşılık verdim. “Teşekkürler, Yüzbaşı.” Yüzbaşı bu sefer gözlerini yerde yatan genç adama çevirdi. “Ve sana gelirsek Miller. Yeni işin ahır temizliği hayırlı olsun.” Miller, doğrularak oturdu ve beyaz saçlarını geriye yatırırken ofladı. “Bir dakika.” Bunun olmasına izin veremezdim. “Kesinlike kazananın ben olduğuna şüphe yok fakat bu genç muhafız oldukça iyi dövüştü. Tekniği benimkinden kesinlikle daha iyiydi, ondaki tek eksik aklını kullanmaması. Bunu da öğrenebileceğini düşünüyorum, Yüzbaşı.” Miller’a el uzatarak kalkmasına yardımcı oldum. Genç adam artık ayakta olduğunda ise elini havaya kaldırarak konuştum. “Bu genç adam belli ki çok yetenekli. Ve bu kesinlikle gözden çıkarılamaz. O yüzden ödülü değiştirerek lütufta bulunacağım. Edmond Miller, bu akşamki Reşit ve Doğum Günü yemeğimde bana eşlik etmenizi istiyorum.” Kalabalıktan bir uğultuyla birlikte alkış koptu. Miller, utandı ve yüzünü aşağı indirerek hafif bir gülümseme ekledi. Alkışlar söndüğünde arkada gözü dolu bir şekilde muhafıza lütfettiğim hediyeyi dinliyordu. “Ve Carl!” Sesimin onun olduğu yere gittiğinden emin olmak için göz gezdirdim. Carl dikleşmişti ve beni dinliyordu. “Bu asker de oldukça yetenekli sayılır. Her ne kadar kötü davranmış olsa da onun da kılıç sallamasına ödül vermek lazım. Söyle Asker Carl, sarayda en çok yapmak istediğin şey nedir?” Carl, bacağını tutarak ayağa kalktı ve topallayarak kalabalığın arasından benim yanıma geldi. Dokunaklı gözlerle bana baktı. “Hep saray yemeklerini çok merak etmişimdir, Prenses.” Tabiki böyle yapılı bir adamdan başka ne beklenirdi ki. Yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirirken isteğini kabul ettim. “Asker Carl, yarın akşam sekizde lütfen sarayda ol!” Ve Carl için alkışlar tekrardan yükseldi. Bu sefer bunları dinleyemeyecek kadar yorulduğumu fark ederek Yüzbaşına selam verdim ve kalabalığın içinden geçerek dışarı çıktım.

Avluya geldiğimde bir sesle irkildim. “Prenses!” Arkamı döndüm ve şaşırdım. “Miller?” Topal ayağıyla koşarak yanıma geldi. “Teşekkürlerimi sunmak istedim sadece.” Vücudumu ona doğru tam olarak döndürdüm ve gülümsedim. “Teşekkürün kabul edildi.” Ruhsuz yüzüne zoraki sayılmayan bir gülümseme yerleşti. “Yukarı da bana sormuştunuz, Kraliçe’nin muhafızıyla ne alakam var diye?” Sırtımı dikleştirdim. “Ne sorduğumu hatırlıyorum, evet.” Miller, ellerini saçlarında gezdirdi. Beyaz saçlarının tutamları alnına düşerken gözlerimi alamadım. “Kraliçe’nin muhafızı Jason. Jason Miller. Kendisi benim babam olur.” Bu sefer çenemi kapamak için elime ihtiyacım olup olmayacağını ölçtüm. Nasıl yani? O zaman bu çocuk gerçekten de iyi bir kılıç tutandı. Şaşkınlığımı belli etmemeye çalışarak ekledim. “Öyle mi? Buna sevindim. Jason’ı iyi tanıdığımı sanırdım fakat yanılıyormuşum.” Gülümsedi. “Aramız klasik bir baba-oğul ilişkisi gibi değildir.” Bir iki adım geri attım ve gitmek üzre olduğumu belli ettim. “Anladım. Bunları akşamki yemekten sonra daha detaylı konuşabileceğimizi umuyorum. Umarım yüzümü kara çıkarmazsın Edmond Miller.” Cevap vermesini beklemeden avludan çıkarak odama koşturdum. Ve uykuya dalmadan önce düşündüğüm tek şey Miller’ın gelip gelmeyeceğiydi…

20 Septembre 2022 11:48:01 0 Rapport Incorporer Suivre l’histoire
0
À suivre… Nouveau chapitre Toutes les semaines.

A propos de l’auteur

Commentez quelque chose

Publier!
Il n’y a aucun commentaire pour le moment. Soyez le premier à donner votre avis!
~