cestlavie Daphne ~

Yıllarca, ruhunun da o gece tutsak edildiğini bilmeden o dört duvar arasından özgür olup, kanatlanarak uçacağı anı bekleyen genç kızın unuttuğu bir şey vardı. O da o gece adeta içine işleyen karanlığın canavarıydı. Kız ölene dek o karanlığa tutsak kaldı. Görülecek bir hesabı vardıysa da, Yaradan'a bıraktı. Unutma, ayın gerçek yüzü karanlık tarafıdır.


Action Not for children under 13.

#tutku # #psikoloji #nefret #yalan #cezaevi #yasak #tutsak #așk
4
1.1k VIEWS
In progress - New chapter Every 15 days
reading time
AA Share

1.

Bütün kurgularımı ya dinlediğim şarkılardan, ansızın gördüğüm resimlerden esinlendim. Yine ansızın gördüğüm bir resimden ve usta sanatçı, büyük hayranı olduğum Sezen Aksu'nun şarkılarından esinlenerek kurguladığım bu hikâyeyi, umarım beğenirsiniz. Sezen Aksu'nun şarkılarının çok farklı bir yeri var kurguda belirtmek isterim:)


İyi okumalar!


"Her şeyini kaybetmiş bir insanda korkunun emaresini bulamazsınız."


🕸


Sezen Aksu - Son Bakış


1. Bölüm


İzmir'in en boğucu sabahlarından birine uyanmıştım yine. Ama son beş yıldır bütün sabahlar boğucuydu bana.


Uzandığım ranzadan kalkarken yataktan gelen gıcırtılı sese aldırış etmedim, zira alışmıştım. Yüzümün önüne düşen saçları geri çekip tuvalete doğru adımladım yüzümü yıkamak için. Lekeyle dolu aynaya baktım. Yüzüm bile zor seçiliyordu bu kirli aynada ama yine de görebiliyordum yüzümü. Keşke görmesem. Çıkmış ve morarmış gözaltılarım, çatlamış ve soyulmaktan bir hâl olmuş dudaklarım, solmuş tenim, uzamış ve yıpranmış yağlı saçlarım... beter bir hâldeydim. Neredeyse beş yıldır böyleydim. Ama bugün yine de iyi olmam lazımdı. Çünkü bugün tahliye oluyordum. Yüzümü yıkayıp geri yatağa geçip oturdum.


Bu dört duvar arasında beş yıldır vardım. Güneş yoktu. Beş yıl önce bir gecede bütün hayatım mahvolmuştu. Bir gece yetermiş demekki her şeyi mahvetmeye. Hayatım hiç ummadığım insanlar tarafından, hiç ummadığım bir şekilde mahvolmuştu. Her bir anı güzelliklerle geçen geçmişim, kötü bir geleceğe yelken açıyordu belki de, habersizdim. Hiçbir şeyden zerre haberim yoktu, bir şey bildiğimde yoktu. Tek hatırladığım şey ,beş yıl öncesine dair, Çeşme'deydik. Sevdiğim adamla birlikte delicesine eģlenip gülerken o gece, ansızın bir ölümle bitmişti. Gözümü açtığımda hastanedeydim ve bileğimde kelepçe vardı. Yanımda o zaman ne bir aile ne de o vardı. Kimsesizdim. Ve bu durum beş yıl boyunca devam etmişti. Ailem bile bir kez bile görmeye gelmemişti beni. Sadece o gelmişti ve ben onu ziyaretten saymıyordum. Zira buna ziyaret demek absürt kaçardı. Beni büyük bir yıkımla bırakıp gitmişti.


Beş yıl boyunca bu dört duvar arasında, işlediğim bir cinayetten dolayı girmiştim. Hatırladığım tek şey olay yeri ile ilgili, yerde yatan cansız bir bedendi. Alkollü olduğumdan o gece hatırlamıyordum pek fazla bir şeyi. Ve kanımda uyuşturucu da vardı ama o şeyin vücuduma nasıl karıştığını bilmiyordum. Ama bir şeyler daha vardı o gecede ve bu belliydi. Yirmi yaşında girmiştim buraya ve yirmi beş olmuştum burada. Dört duvar arasında tek başıma geçirmiştim beş doğum günümü. Eskiden böyle olmazdı, her doğum günümde ailem büyük bahçemizi süsler ve herkesi davet edip kutlardık. Şimdi bir kişi bile yoktu yanımda. Yapayalnızdım.


Sekiz Mayıs. Ve ben yine yalnızım.


Belki de gelecekte de böyle olacaktım bilmiyordum. Geleceğim iyi geçmeyecekti ama bunu biliyordum.


Benim kötü bir geçmişim yoktu, benim kötü bir geleceğim vardı.


Benim karanlık bir geçmişim yoktu, benim karanlık bir geleceğim vardı.


Bir geleceğim var mı yok mu o bile belirsizdi.


Her şey belirsizdi ve bu belirsizlik beni delirtiyordu, ki zaten pek akıllı sayılamazdım. Eskiden deli dolu birisiydim, cesaretim zirvedeydi her zaman. Şimdi de deli doluydum ama içim de çok doluydu. Hani şarkı vardı ya mısralarında şu sözler geçerdi; ben deli dolu biriyim ama şu an sadece doluyum.


Tıpkı şu anda öyleydim. Içim çok doluydu. Kırgınlıklarla, korkularla, mutsuzluklarla ve en çokta yalnızlıklarla. Doluydu içim.


Burası İzmir 2 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'ydu. Beş yılımı burada sömürmüştüm. Gerek, delirip her yeri dağıtarak, gerek bağırıp çağırarak, gerek susarak, gerek ağlayarak...


Öylece geçip gitmişti beş yıl. Ama sanki burada beş asır geçirmiş gibiydim. Ve bugün burada son günümdü. Çıkıyordum buradan, özgürlüğe kavuşuyordum. Af çıkmıştı ve bana da çıkmıştı af. Bir zamanlar özgür olacağımı bile bile o pencereye bakardım ama yine de korkardım. Çünkü ben özgür olana kadar ruhumun buraya tutsak olmasından korkardım. Korktuğum başıma gelmeyecekti. Umarım öyle olur.


Yatağımda öylece otururken hücrenin kapısı açıldı ve gardiyan içeri girdi. Elinde bir tepsi vardı ve tepsiyi yatağın yanına bırakıp geri çıktı. Kahvaltı öğünü getirilmişti. Tepside yarım somun ekmek, peynir, zeytin ve domates vardı. Birde su. Birazını yiyip tepsiyi geri itekledim. İştahım yoktu. Çok yiyemiyordum ve bu beni oldukça zayıflatmıştı. Dışarıdan bakan kemiklerimi sayabilirdi. Tabii bakan olursa...


Tepsiyi kapının dibine bıraktıktan sonra ayağa kalktım ve elbise dolabına doğru yürüdüm. Küçük eski bir dolaptı. Dolaptan küçük çantamı çıkardıktan sonra içine elbiseler katlayıp koydum. Banyodan kişisel eşyalarımı da alıp koyduktan sonra tarak ve tokayı alıp banyoya geçtim. İlk önce bir banyo yapıp, ardından ise saçlarımı taradım. Saçlarım kumral rengiydi ve düzdü. Islaklığı umursamadan saçlarımı at kuyruğu yapıp banyodan ayrıldım. Çantayı yatağın üzerine koyup tekrar kontrol ederken hücrenin kapısı açıldı.


"Mahinev Eraslan, hazırlan çıkıyorsun." Dedi.


"Hazırım zaten." Dedikten sonra gardiyan ile birlikte hücreden ayrılırken son bir kez dönüp baktım. Burayı asla ama asla unutmayacaktım.


"Hadi," diye uyarıda bulununca gardiyan, ayrıldım odadan.


Birlikte cezaevinin soğuk koridorlarında müdürün odasına doğru ilerlerken gözümün önüne buraya ilk gelişim geldi. O zamanlar nasılda korkuyordum buradan, kimse de yoktu yanımda gardiyandan başka. Bileğimde kelepçelerle ilerlerken tek hissettiğim şey korkuydu.


Müdürün kapısının önüne geldiğimizde düşüncelerimden sıyrıldım. Kapıyı açıp içeri girdim. Sadece bir imza atıp çıkacaktım. Masanın yanına yaklaştığımda müdür kağıdı önüme uzattı.


"Çıktıktan sonra ne yapacaksın?" Diye sorarken bende kağıdı çoktan imzalamıştım.


"Ailemin yanına gideceğim," diye cevap verip kağıdı ona geri uzattım.


Bana şaşkınlıkla baktı gözlüklerinin ardından. "Ailen var mı ki?"


"Evet? Bunu niye soruyorsunuz?"


"Ne bileyim, ziyaretine hiç kimse gelmeyince bende kimsen yok sanmıştım. Ama dur bir genç gelmişti bir ara seni görmeye, o kimdi?"


Yutkundum, bakışlarımı önüme düşürdüm.


"Sevgilin falan mıydı?"


"Hiç kimsem değil. Tanımıyorum." Diye cevap verdim. Yalan söylüyordum. Oysa insan huyunu suyunu bildiği bir insanı tanımaz mıydı?


"Anladım. Hadi git bakalım, yolun açık bahtın aydın olsun."


Pek sanmıyorum be müdür.


"Sağ olun, kendinize iyi bakın."


"Sen de."


Yere bıraktığım çantamı alıp odadan ayrıldım ve cezaevinden çıktım. Kapının önünde duraksadım. Kokuyu içime çektim bolca. Sonunda kavuşmuştum özgürlüğe.


Fakat şimdi ne yapacaktım? Evim buraya çok uzaktı ve yanımda bir kuruş yoktu taksiye ya da otobüse binmek istesem. "Elbet bulurum bir çaresini," diye düşünüp yürümeye başladım. İzmir'i çok seviyordum ve sanki uzun yıllardır görememişim gibi içimde büyük bir hasret vardı.

Zaten görememiştim ki...


Ne yapacağımı bilmeksizin boş bir yolda yürüyordum. Bu saatten sonra ne yapacağımı bilmiyordum ama bir şey vardı peşine düşmem gereken.

Onun cevabını almalıydım. Ve cevabını almak içinde eskiyle yüzleşmem gerekiyordu, maziyi deşmem gerekiyordu.


Korkut Aren Göktuğ.


Bana o gün hiç unutmamam gereken bir an yaşatmıştı. Gözlerinde görmüştüm benden bir şeyler sakladığını ve öğrendiğimde kıyametleri kopartacağımı. Çocukluk aşkım, sevdiğim adamdı. Her ne kadar kalbime kabul ettiremesemde seviyordum hâlâ onu. Zaten insan bu hayatta iki şeye söz geçiremiyordu; biri kalbi, diğeri ise kaderiydi.


Ne kaderime sözüm geçmişti ne kalbime. İkisininde karşısında boynum kıldan ince.


🕸


4 yıl önce


Hücrenin içinde bir ileri bir geri yürüyüp duruyordum. Düşünüyordum, kaçırdığım ne vardı bulmaya çalışıyordum ama olmuyordu. En sonunda yere diz çöküp ellerimle başımı sıktım ve gözlerimi sıkıca yumarak inledim. Kafayı yiyecektim. Cevap yoktu hiçbir şey yoktu ve ben delirecektim. Niye kimse gelmiyordu? Ailem neredeydi? Korkut neredeydi? Niye kimse yoktu?


Gözlerimi açıp yere oturdum ve sırtımı ranzaya yasladım. Bir dizimi kendime çekip diğerini yere uzattım ve bir kolumu da dizime yasladım. Duvara bakmaya başladım öylece. "Söylesene duvar, niye böyle?" Diye sordum kendi kendime konuşarak. Dışarıdan bakan delirdiğimi düşünürdü ama zaten delirmiştim.


Hücrenin kapısı açıldığında gardiyan içeri girdi.


"Mahinev Eraslan, ziyaretçin var."


Başımı kaldırıp gardiyana baktım. "Kimmiş?"


Söylediği kişi hızla ayağa kalkmama sebep oldu. "Korkut Aren Göktuğ."


"Ne?" Diye fısıltılı bir şekilde konuştum.


"Yürü hadi," dedi kapıyı göstererek. Hızlıca kapıya doğru yürüdüm ve onunla birlikte cezaevinin koridorlarında ziyaretçi odasına doğru yürümeye başladık. Elim ayağım titriyor, kalbim son derece hızlı atıyordu. İçimde müthiş bir heyecan, aklımda delice sorular vardı. Ağlamak istiyordum.

Ziyaretçi odasına geldiğimizde kapıyı açtı ve beni içeri bırakıp geri çıktı. Kapıyı da ardından kilitlemişti.

Bakışlarımı masaların olduğu yere doğru çevirdiğimde görmüştüm onu. Olduğum yerde öylece durmuştum zira kilitlenmiş gibiydim. Bir yıldır göremiyordum ve içimde büyük bir hasret, özlem vardı. Sakalları çıkmıştı saçları ise uzamıştı.Üzerinde siyah bir tişört altında ise kot pantolon vardı. Olduğum yerde daha fazla duramayıp ona doğru koştum ve sımsıkı sarıldım. Kendimi tutamadığımı anlayınca hıçkırarak ağlamaya başladım.


"Korkut..." dediğimde hıçkırıklarımın arasından, bana sımsıkı sarılmıştı o da.

"Şşş... ağlama, ağlama bebeğim." Diyordu ama durduramıyordum kendimi. Kokusunu çok özlemiştim. Sesini çok özlemiştim. Bakışlarını çok özlemiştim. Ona hâlâ sarılı hâlde dururken yüzüne baktım. Baş parmağı ile yüzümde ki yaşları siliyordu.


"Korkut... neredeydin? Neden hiç gelmedin? Hiç mi merak etmedin?"


"Özür dilerim Mahi, özür dilerim, çok özür dilerim. Her şey için özür dilerim. Gelemediğim için, seni yalnız bıraktığım için... özür dilerim."


Alnımdan öptü, saçlarımdan öptü, yanaklarımdan öptü, gözlerimden öptü, ellerimden öptü. Tekrardan sarılıp kokusunu iyice çektim içime.

Masaya geçip oturduğumuzda ellerim ellerindeydi.

"Neden gelmedin Korkut?" Diye sordum. Sakinleşmiştim artık ve ilk an ki gibi delirmiş gibi ağlamıyordum.


"Gelemedim... bunu sana şimdi anlatamam ama bir gün mutlaka anlayacaksın beni. Affedip affetmemekte sana kalmış." Dediğinde kaşlarımı çattım. Neyden bahsediyordu?


"Neyi affedemeyeceğim Korkut? Neyden bahsediyorsun sen? Ne anlatıyorsun bana? Bak geldin ya işte daha ne isteyeyim ki ben?"


Gözünden bir damla yaş düştü Korkut'un. Korkuyordum. İyi şeyler olmuyordu ve bu belliydi.

"Neler oldu Korkut? Hiçbir şey anlamıyorum ben. Kimse cevap vermiyor bana. Kimse gelip bir şey anlatmıyor. Ailem nerede Korkut? Babam, annem, kardeşlerim nerede?"


"Mahi..." dedi titreyen sesiyle. Neden ağlıyordu? "Korkut neden ağlıyorsun cevap versene!?" Sesim yüksek çıkmıştı ama hakim olamıyordum kendime. Bende ağlıyordum o da. Ne olmuştu birdenbire bize? Kimdi bizi bu hâle getiren? Kimdi gülüşün eksik olmadığı yüzümüzde artık gözyaşını eksik etmeyen?


"Bunu bize kim yaptı Korkut? Bir şey biliyorsan anlat lütfen kafayı yiyeceğim ben!"


"Öğreneceksin ama şimdi değil Mahi şimdi değil." Tam konuşacağım esnada odanın kapısı gürültülü bir şekilde açıldı. Içeriye gelen kişiye baktığımızda, şaşkınlıktan küçük dilimi yutacakmış gibi hissettim. Gelen kişi, Yaman Göktuğ'du.


Ne?


Masanın dibinde durdu ve birkaç saniye öylece ikimize kınar gibi baktı.


"Seni uyarmıştım Korkut. Bunu değil yapmak, aklının ucundan bile geçirirsen bedeli ağır olur demiştim."

Dediğinde Korkut ayağa kalktı. "Baba, sus." Bende ayağa kalktığımda Korkut'un yanına geçtim. "Niye susayım? Öğrenir diye mi korkuyorsun? Er ya da geç öğrenmeyecek mi zaten? Ne sanıyorsun? Öğrendiğinde seni affedeceğini mi?" Bir şey saklıyorlardı benden. Her ne saklıyorlardılarsa öğrenirsem kötü şeylerin olacağını biliyorlardı.


"Ne demek bu?" Diye sordum.


"Bir daha oğlumla görüşmeyeceksin demek." Diye cevap verdi Yaman amca.


"Neden? Niye görüşmeyecekmişim?" Dedim karşısına dikilerek.


"Bir katil olman fazlasıyla yetiyor, ki zaten Korkut efendinin kafasında yaptığı planlarla hayatını karartmasıyla zaten bir daha görüşemezsiniz."


Hayatını karartması? Ne saçmalıyordu bu adam?


"Ne saklıyorsun sen benden Korkut?"

Korkut bana baktı ama sonrasında bakışlarını kaçırdı. Gözlerimin içine bakamıyordu. Korkuyordum. Yanımda Korkut olmasına rağmen korkuyordum. Çünkü o benim yanımdayken kimse saçımın teline zarar veremezdi bilirdim ama şimdi sanki en büyük zararı o verecekmiş gibi duruyordu.

"Korkut, korkuyorum." Dediğimde hızla bana baktı. Ben hiç ona korktuğumu söylememiştim çünkü ne zaman 'korkuyor musun?'diye sorsa reddederdim. 'Yanımda sen varsın, neyden korkacağım?' Derdim.


Verecek bir cevabı yok muydu ya da vereceği cevabın bende bırakacağı yıkımdan mı korkuyordu, bilmiyordum. "Ben gidiyorum Korkut. Arkamdan hemen gel bir dakika bile gecikme." Dedikten sonra Yaman amca odadan çıkmıştı.


"Yapamam Mahi, mahvolmana izin veremem." Dedikten sonra alnımdan öptü ve odanın çıkışına doğru ilerledi. Ama onu durduran bir şey olmuştu çünkü gitmesin diye arkasından sıkıca sarılmıştım. "Gitme Korkut, lütfen. Çok koruyorum, çok karanlık burası. Gitme..."


Kolumdan kurtulmak istiyordu ama bırakmak istemiyordum. Öğreneceğim şeyler kenarda dursundu, şu an ona ihtiyacım vardı.


"Korkut yalvarırım gitme," dedim titreyen sesimle. "Benim sana ihtiyacım var..."


"Bırak beni Mahinev." Deyince tok bir sesle, kollarım güçsüzleşti ve iki yana doğru düştü. Yanaklarımdan süzülen gözyaşları ile sadece bakakaldım arkasından.


Bana Mahinev demişti. Mahi dememişti. Mahinev. İlk defa ismimden bu kadar çok nefret etmiştim.


Bana hep Mahi derdi o, başka birisinin bana bu şekilde hitap etmesine de asla izin vermezdi. Delirirdi.


"Bana neden Mahi diyorsun?" Diye sordum gözlerinin içine bakarak.


Saçlarımı düzeltti. "Mahi, mahveden demek. Sen beni hep mahvediyorsun. Bu yüzden diyorum,"


"Yaa..." diye mırıldandım. "Üzülmem mi gerekiyor şimdi?" Dedim sinsice.


Dudaklarımdan öptü. "Niye üzülesin güzelim? Mahvolan memnun, mahveden memnun."


Güldüm. Kısa süren bir sessizliğin ardından Korkut, yine konuştu. "Ama sana sadece ben Mahi diyebilirim." Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Çünkü sen benim Mahi'msin. Bir tek beni mahvedersin. Benden başka kimse sana Mahi diyemez, çok kızarım. Ve sen de izin verirsen sana da çok kırılırım."


"Fazla abartmıyor musun?"


"Hayır."


Gülümsedim. "Tamam söz kimsenin demesine izin vermem, senden başka."


"Aferin," dedi yanağımdan makas alırken.


Gitmişti. Beni burada bırakıp gitmişti.

Ardından o kadar çok gözyaşı dökmüştüm ki, bir okyanus olup beni boğmuştu sanki.


🕸


Bir kez ziyaretime gelmişti Korkut. Onda ise yıkıp geçmişti. Gitme, demiştim. Çok karanlık burası gitme, demiştim. Ama gitmişti. Gittiği günde, bende bitmişti.


Kalbim şimdi istediği kadar sevedursun, umurumda değildi. Acısına razıydım, sorun değildi. Şu anki mesele sadece Korkut'da değildi. Ailem. Beni bir kere bile görmeye gelmeyen, mahkeme günü yanımda bile olmayan ailem. Onlarla nasıl yüzleşecektim bilmiyordum ya da onlar yüzüme nasıl bakacaklardı? Beni orada yalnız, bir başıma bıraktıktan sonra 'yine de biz senin aileniz' diyebilecekler miydi? Canım çok sıkkındı ve başım ağrıyordu. Sahilde yürürken, bir bankta oturdum ve çantamı da yanıma koydum. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyordum zira yanımda ne bir telefon vardı ne de bir saat. Saat kaç olmuştu acaba? Vakit, ikindi vaktine yaklaşıyordu belliydi. 16.00 civarları olabilirdi. Tahliyeler öğleden önce yapılıyordu ve ben de o vakitte tahliye olmuştum. Fakat kendimi hâlâ özgürmüş gibi hissedemiyordum. İçim kötüydü ve bir sıkıntı vardı. Tam göğüs kafesi boşluğum, sıkıntıyla doluydu. İyi değildim. Yıllarca hayalini kurduğum anı hiç böyle hayal etmemiştim. Çok mu benimsemiştim o dört duvar arasını da, alışamamıştım özgürlüğe daha? Bilmiyordum. Hava güneşli olmasına rağmen rüzgarlıyken, sabah topladığım saçlarımı açtım. Hâlâ nemlilerdi çünkü kurumadan toplamıştım ve rüzgar esiyordu baş ağrımda bundan olabilirdi. Saçlarım rüzgarda savrulup dururken gözlerimi kapattım. Gün ışığına ne kadar da hasret kalmıştım... oysa orada da arada çıkıyordum ama bu başkaydı. O zaman kısıtlıydı fakat şimdi özgürdüm. Ama bu sadece lafta kalıyordu kendimi özgür hissedemiyordum hâlâ. Cezaevinde aradan uzun zaman geçtikten sonra içime bir korku yerleşivermişti.


Bir gün buradan özgür olacağımı biliyordum. Ama ben özgür olana kadar ruhumun buraya tutsak olmasından da deli gibi korkuyordum.


Ve hani bir laf vardır, korktuğun başına gelir, diye.


Belki de şu an korktuğum başıma geliyordu. Bilemezdim.


Derin bir nefes alıp verdim. Kafam çok doluydu ama neyi düşüneceğimi bilmiyordum. İlk işim ailem ile görüşmek olacaktı. Onlarla konuşur konuşmaz, Korkut'u bulacaktım. O gün, hapishanede o ve babası ne demek istiyorlardı öğrenmem lazımdı. Dört yıl boyunca bana bunu düşündüre düşündüre kafayı yedirtmişlerdi. Normalde kafam rahat bir şekilde çıkabilirdim oradan. Ama olmamıştı ve kafamda binbir soru işareti ile çıkmıştım. Kimse yoktu yanımda. Artık ümidimi kestiğimden, gelmeyeceklerini bildiğimden şimdi üzülmüyordum. İçim gidiyordu sadece.


Ailem acaba ne yapıyordu şimdi? Çıktığımı biliyorlar mıydı? Onlarla konuşmam gerekiyordu. Ve sonrasında... onu kimse elimden alamazdı.

Her şeyi çözdükten sonra çok uzaklara gidecektim. Başka bir ülkeye gidecek, orada mutlu bir hayat sürecektim. Dört duvara mahkum kalmadan, çözülmesi gereken şeyler olmadan...


Hava kararmaya yüz tutarken oturduğum banktan kalktım. İzmir'i avucumun içi gibi bilirdim ve benim evim şu an bulunduğum yere çok uzaktı. Bir telefon bulmalı ve eğer şansım varsa babamın telefon numarası değişmemişse onu aramalıydım.


Etrafıma bakarken önünden geçen birisini durdurdum. Umarım verirdi...


"Bakar mısınız?" Diye seslendim önümde ki kadına.


Kadın kaşlarını çatarak bana baktı. "Efendim?" Dedi.


"Şey, telefonunuzu kullanabilir miyim? Aileme ulaşamıyorum ve yanımda telefon yok. Çok sürmez emin olun, lütfen." Kadının gözlerinin içine bakıyordum adeta ikna olması için.


"Peki, acele edin işim var çünkü." Dediğinde gülümsedim.


"Çok teşekkür ederim," telefonunu çantasından çıkarıp bana uzattı. Hemen tuşlara girip numarayı yazdım ve telefonu kulağıma götürdüm.


"Aradığınız numara eksik ya da yanlış tuşlamış olabilirsiniz, lütfen daha sonra tekrar deneyin."


Ama hayır, numarayı eksik tuşladığım falan yoktu. Fakat numarayı değiştirmiş olabilirdi. Yüzüm bu durumda düşerken, telefonu kadına geri uzattım. Çantamı alıp hiçbir şey demeden yürümeye devam ettim ağır ağır. Aileme ne olmuştu birden bire?


Babam benim hep üzerime titrerdi ne olmuştu da beni bir anda silmişlerdi?


Peki ya annem? Ona ne olmuştu?


Sümeyye ,kız kardeşim, bu beş yıl içerisinde büyümüştü ve telefon yaşı gelmişti. O da mı sormuyordu hiç beni?


Can ,küçük erkek kardeşim, o da mı merak etmemişti beni?


Başımı iki yana salladım. Bir şeylerin ters gittiği kesindi. Zira ailemin benden vazgeçeceklerine inanmıyordum. Bir şey olmuştu, bizi ayıran. Koparan.


Yolda ağır ağır yürümeye devam ederken, arkamda beliren birisinin ağzıma bir şey kapatması ile aniden bütün vücudum güçsüzleşti ve kollarım iki yana düşerken, gözlerim sonsuz karanlığa kapandı.


🕸


Tik tak, tik tak. Seni karanlığın koynuna iten yalancı suratlara bak.


Gözlerimi açtığımda kulağımı dolduran bir ses vardı, saat sesi. Etrafa bayık gözlerle bakarken, başımda inanılmaz bir ağrı vardı. Yüzümü buruştururken, uzanmış olduğum yataktan doğruldum.


Burası neresiydi? Odaya güneş vurduğuna göre sabah olmuş olmalıydı.


Odanın kapısının açılması ile, birisi girdi. Genç bir adam, elinde tepsiyle buraya doğru geliyordu.


Bu kimdi?


"Sen kimsin? Neresi burası?" Yataktan doğrulmaya çalıştıkça kalkamıyor, adeta olduğum yere çivileniyordum. Başımda müthiş bir ağrı, içimde merhametsiz bir sıkıntı vardı.


"Anlatacağız," dedikten sonra tepsiyi yatağın üzerine koydu. "Ama önce şunları ye ve ardından ilaç iç. Başında şu an dayanılmaz bir ağrı olduğunun farkındayım. Dün seni bayıltırken kullandığım ilacın etkisi."


Ben şok olmuş bir şekilde ona bakarken o ise hiçbir şey olmamış gibi davranarak, karşımda ki krem renkli berjere oturdu.


"Beni kaçırdınız..."


Aferin salak, jeton yeni mi düşüyor?


Tam ayağa kalkacakken, tekrar oturduğum yere çöktüm. Başımda ki ağrı dayanılmaz bir şeydi ve kalkamıyordum. Allah kahretsin... benim kaçacağımı fark ettiği halde kılını bile kıpırdatmıyordu çünkü kalkmadığımı bildiğinden içi rahattı.


Ellerimi başıma bastırdım inleyerek. Buradan kurtulmanın bir yolu olmalıydı.


"Ağrının geçmesini istiyorsan yemek ye ve ondan sonra ilacı iç. Yoksa geçmesi zor olur, benden tavsiye."


Bayılacak gibiydim ve hiç gücüm yoktu. Dediğini yapmaktan başka çaremde yoktu ama ya o ilaçta kötüyse? Nasıl güvenebilirdim? Başım yana düşerken, bedenimde düşecek gibi olduğunda aniden tuttu beni.


"Sana yedirmemi ister misin?" Dedi yüzüme bakarken. Ağlayacak gibiydim, ağlıyordum da. Gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı bile.


Cevap veremedim ona zira ağzımı açamıyordum. Geçen her dakika ağrı daha da şiddetleniyordu sanki. Benden cevap alamayınca beni yatağa uzandırdı ve o yedirmeye başladı. Yemek bittiğinde ise ilacı içirdiğinde uyumam gerektiğini söyleyip çıkmıştı. Zaten daha fazla dayanamamış ve gözlerim kapanmıştı.


🕸


Kaç saattir uyuyordum, burada ne zamandır vardım, hiçbir fikrim yoktu. Uyandığımda direkt buradan çıkmaya yeltenmiştim ama kapı kilitliydi. Pencereler çok yüksekte olduğundan aşağı da inemezdim. Yapacağım tek şey o adamın gelmesini beklemekti çünkü özel güçlerim yoktu. Başımdaki ağrı da geçmişti ve kendimi şu an daha iyi hissediyordum. Yatak yumuşacıktı ve uykum ne kadar derindiyse, hiç uyanmamıştım.


Kapıyı dakikalarca tekmelemiş, bağırıp çağırmıştım ama açan olmamıştı. En sonunda yaptığım şey, olduğum yere çökmekti. Sırtım yatağa yaslıyken öylece yerde oturuyordum.

Neden yine kimse yoktu? Babam çıktığımı biliyor muydu acaba? Bilmesi lazımdı. Her şeyden istese haberdar olabilirdi. Koskoca bir şirketin kurucusuydu. Ve kolu da uzundu.


Baban istese o gün adliyenin önüne bir ordu avukat yığar, seni de orada bırakmazdı Mahinev. Katil olsan bile. Unutma, bu devirde adalet güçlülerden yana. Güçlüysen kendi adaletini kendin sağlarsın. Bu devrin iyisi, kötüsü yok. Güçlüsü, güçsüzü var.


Ben düşüncelerimle boğuşurken, odanın kapısının açılmasıyla hızla oturduğum yerden kalktım.


"Kimsiniz ya siz?! Benim kim olduğumu, kimin kızı olduğumu biliyor musunuz?!" Normalde soyadıyla, parasıyla terör estiren, egoistlik yapan birisi değildim ama bazı durumlarda işe yaradığından kullanmak daha cazip geliyordu.


"Evet," diye sakince cevap verdi adam. Aynı adam gelmişti yine dertleri neydi benimle? "Fikret Eraslan'ın kızı, Mahinev Eraslan."


Ama bunu diyen kişi karşımda ki adam değil, bir başkasıydı. Onun arkasından çıkıp görüş açıma girdiğinde ona da ters ters baktım.


"Madem kimin kızı olduğumu biliyorsun, bunu yaptığınızı öğrenince de başınıza neler geleceğini de az çok tahmin edebiliyorsunuzdur, öyle değil mi?"


Biraz fazla mı iddialı konuşuyorsun Mahinev?


Havamı bozma iç ses.


Ben gözlerinin içine dik dik bakarken arkada ki adam tam karşımda durdu. Elleri ceplerinde, uzun boylu ve takım elbisesi ile iş adamlarını andırıyordu.


"Yaşasaydı, bilirdik. Ve ona göre tedbir alırdık," dedikten sonra arkada ki genç adama döndü. "Öyle değil mi Gökhan?"


"Öyle baba."


"Ne demek yaşasaydı? Ne anlatıyorsunuz siz bana? Çekilin gideceğim ben." Tam ilerleyeceğim sırada kolumdan tutup beni yatağa oturttu.


"Öncelikle şunu belirteyim, bizden sana zarar gelmez Mahinev. Dinlemelisin bizi. Sonrasında ki karar da sana kalmış, ister kabul et ister etme."


İkisininde üzerinde alay eder gibi gezdirdim bakışlarımı. "Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?"


"Hayır, çok ciddiyiz." Dedi adının Gökhan olduğunu öğrendiğim adam.


"Peki ya ben sizi ciddiye alıyor muyum?" Dedim tek kaşımı kaldırmaya çalışarak ama olmamıştı. Şu tek kaşını kaldırabilen insanlara ödül verilmeli bence çünkü büyük bir başarı bana göre. Ama Korkut Aren Göktuğ kişisi haricinde. Çünkü o da kaldırabiliyor.


"Alacaksın elbet, ama önce anlatmamız gereken şeyleri dinle. Ben savcı Pusat Tekin, bu da oğlum Gökhan Tekin."


"Ee?" Dedim umursamaz bir tavırla.


Savcı Pusat oğluna baktı ve ardından yine bana baktı.


"Aşağı da konuşalım,"


Baba-oğul ikisi odadan çıkarken başka çarem yokmuş gibi onların peşinden gittim. Asla güvenmiyordum hâlâ onlara ama bana zarar verecek olsalardı bu saate kadar verirlerdi. Sırf baş ağrım geçsin diye ilaçta vermezlerdi. Bu terslikte bir iş vardı.


Onların peşinden bende odadan çıktım ve büyük evin merdivenlerini inerek aşağı indim. Bizim evimize çok benziyordu burası, tıpkı böyle kocaman ve büyüktü. Beyaz duvarları, ahşap merdivenleri, kocaman mutfağı ve etrafta dolanan çalışanları...


İçimde ki hasret yine kabarırken ifademi bozmadan onların oturduğu yere geçtim. Büyük koltuk takımlarından birine oturdum. Savcı Pusat ise tekli koltuklardan birine oturmuş, Gökhan'da tam karşımda ki koltuğa oturmuştu.


"Ne anlatacaksınız?" Diye sordum sessizliği bölerek.


"Serpil Hanım, salonun kapısını kapatıp, bizi yalnız bırakır mısınız?" Dedi Gökhan.


Serpil Hanım, evin çalışanı olmalıydı ve büyük birine de benziyordu. Kırklı yaşlarının sonunda olabilirdi. Salonun büyük kapısı kapandığında, sadece biz üçümüz kalmıştık.


"Nereden başlayalım baba?"


"İlk önce Mahinev'i nereden tanıdığımızdan, ortak noktalarımızdan, sonrasında ise amacımızın ne olduğundan ve bu yolda birlikte yürüyeceğimizden. Birde beş yıldır ondan saklanan büyük şeyden. Sırayla gideceğiz oğlum," diye cevap verirken babası, öylece onları izliyordum.


"Öncelikle Mahinev, seni nereden mi tanıyoruz, seni tanımayan yok zaten bunu sen de biliyorsun."


"Evet biliyorum ne olmuş?"


"Beş yıl önce Çeşme'deki barlardan birinde işlediğin cinayetin soruşturmasında savcı olarak ben de vardım. Seninle ortak noktamız buradan başlıyor. Soruşturma sen hapise girdikten sonra bile sürmeye devam ediyordu ve o zaman işlerin garip olduğunu sezmiştim ki bunu karşı tarafın avukatları da sezmişti. Kanında ki uyuşturucuyu, sen almadığını her ne kadar inkâr etsen de bile bile sen içmiştin o zehiri. Bunun orada nasıl olduğunu araştırıyorum. Şimdi dersin ki beş yıl boyunca araştırmadın da, şimdi mi araştıracağın tuttu diye. Çünkü o zaman o uyuşturucu olayını çözmeye çalışırken ertesi sabahında dosya aniden kapatıldı. Her ne kadar üstelesemde izin verilmedi buna. Dosyanın kapanma emrini ise, hakim Yaman Göktuğ verdi."


Yaman Göktuğ. Korkut Aren Göktuğ'un babası. Savcının anlattıklarını şaşkınlıkla dinlerken, içimden bir ses, bu daha hiçbir şey diyordu.


"Yaman Göktuğ'u tanıyorsundur zira geçmiş zamanda oğlu Korkut ile ilişkin vardı ki bu zaten sürekli gündemdeydi. O gün o dosya aniden neden kapatıldı hâlâ bilmiyorum, ama tahminimce onların bu işte bir parmağı olduğunu düşünüyorum. Bunun cevabını ancak onun peşine düşerek alabiliriz. Ve gelelim bizim seninle derdimizin ne olduğuna,"


Savcı anlatırken ben ise hiçbir şey düşünemiyordum. Ya da kafam kaldırmıyor gibiydi çünkü çok karmaşıktı.


"Senin biz anlatmadan önce merak ettiğin iki şey vardı, birincisi ailenin neden gelmediği, ikincisi ise Göktuğ'ların senden ne sakladığıydı. Ailenin neden gelmediğini açıklayacağım sana. Çünkü iki soru da aynı cevaba varıyor. Bunu en son söyleyeceğim. Bunu öğrendikten sonra peşine düşeceğine adım gibi eminim çünkü hiç kimse ailesinin başına, kendisinin başına böyle şeyler getirilipte hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmelerine göz yumamaz. Hele ki senin gibi, ailesine düşkün biriyse. Sen o yolda ilerlerken sana yardım edebilecek bir tek biz varız Mahinev. Çünkü benim de amacım aynı kişiye çıkıyor, senin de amacın aynı kişiye çıkıyor. Yaman Göktuğ'a."


"Yalan söyleyip söylemediğinizi nereden bileceğim? Ayrıca siz bana neden yardım edesiniz ki? Bu devirde kimse kimseye babasının hayrına yardım etmez. Ve sizin, Yaman Göktuğ ile ne gibi bir meseleniz olabilir merak ediyorum. Ama size de inanmak istemiyorum." Öylece her şeyi dinleyip, yardımlarını kabul etmek büyük salaklık olurdu. Kimlerdi, neyin nesilerdi onu bile bilmiyordum.


"Haklısın, tanımadığın birisine direkt güvenemeyecek kadar akıllısın da. Ama beni sonuna kadar dinlediğinde bana hak verecek ve yüzde doksan dokuz ihtimalle de kabul edeceksindir."


"Yüzde bir ihtimale ne olmuş?" Dedim alayla.


"O da senin ailene ne kadar düşkün olup olmadığını gösteren bir ihtimal. Ve her ne kadar sana yardım edecek olsam da, senden istediğim bir şeyde olacak ama onu şimdi söylemeyeceğim, kabul ettikten sonra vakti gelince söyleyeceğim."


"Ya boyumu aşan bir şey olursa, ya yapamazsam? Ya yapmazsam?" Diye sordum. Ben mi çok güvensizdim yoksa insanlar mı birbirine çabuk güvenebiliyordu anlamış değildim.

Dört duvar arası beni iyice paranoyak yapmıştı zaten.


"Merak etme, yapabileceğin basit bir şey. Ve gelelim, senin bu yardımı kabul edip etmeyeceğini belirleyecek olan, senden beş yıl boyunca saklanana. En acısına."


Hiçbir şey düşünmeden, hipnoz olmuş gibi sadece savcıyı dinliyordum. Ve en acısına diyordu. İçime bir korku yerleşirken, ne duyacağım ise büyük merak konusuydu.


"Senin cinayet işlediğin gece, aynı gece de yani." Dedikten sonra derin bir nefes aldı. Konuşmakta zorlanır gibi bir hâli vardı.


"Devam edin,"


"Ailen hiç gelmedi diye öfkelisin onlara değil mi? Mahkemede bile yanlarında yokken. O gece bütün gündeme bu iki olay bomba gibi düştü ve haftalarca konuşuldu. O gece,"


Korkuyordum. İyi bir şey söylemeyecekti bu kesindi ama ne diyecekti?


"Sizin evinizde büyük bir yangın çıkmış Mahinev. Nasıl çıktığı ise dosyada ocaktan çıkan bir yangın olduğu yazıyor."


Dik otururken olduğum yerde, daha fazla dik duramıyordum. Tutunacak bir dal arıyordum.


Ama sonrasında bir rüzgar esti, ben diyeyim fırtına sen de zelzele. Kırdı dalımı, tutunacak gücüm kalmadı.


Savcının devam edemeyeceğini anlayınca, Gökhan devam etti.


"O gece çıkan yangında bütün ailen hayatını kaybetti."


🕸


20 gün sonra


"Her şeyini kaybetmiş bir insanda korkunun emaresini bulamazsın."


Demişti Ender baba bir keresinde. O zamanlar ne dediğini pek anlamamıştım zira o sıra atım Alev ile ilgileniyordum. Çünkü o zamanlar her şeyimi kaybetmemiştim. Çünkü o zamanlar acı nedir bilmezdim. Hayatın mükemmel olduğunu düşünürdüm.


O zaman her şeyimi kaybetmemiştim. Korkuyordum. Fakat şimdi...

Benden geriye bir şey kalmamıştı. Ailemi kaybetmiştim. Ailem her şeyimdi ve ben onları yitirmiştim. Kaybedecek neyim vardı ki? Kaybedeceğim ne vardı ki korkacaktım? Hiç. Hiçbir şey korkutmuyordu artık beni.


Yirmi gündür, Savcı Pusat'ın evinde kalıyordum. Yirmi gündür kendimi zar zor biraz toparlayabilmiştim. Ama hâlâ içimde kopan kıyametin izleri vardı. Paramparçaydım. İyi değildim. Toplayabildiğimi sandığım kafam bir türlü toparlanamıyordu. Olmuyordu. Bir şeyler hep yarım kalıyordu. Aklımı kaybediyordum ve bundan artık korkmuyordum. Aklımı kaybedersem unuturdum çünkü. Ve ben unutmak istiyordum.


Unutmak istiyorum, dünü, bugünü, bir saat öncesini... hepsini.


Ama olmuyordu işte. Unutayım deyince unutulmuyordu. Kalp buna izin vermiyordu, içinde ki hasarlar, yıkımlar unutacağı vakit insan, hemen boy gösteriyordu.


Bak ben buradayım. Acınla, her şeyinle ben buradayım. Unutamazsın.


Derdi. İzin vermezdi.


Uzandığım yatakta öylece tavanı izliyordum şimdi. Savcının bana anlattıklarını düşünüyordum. O gün, ailemin öldüğünü öğrendikten sonra kriz geçirmiş ve bayılmıştım. Gözümü açtığımda hastanedeydim ve yanı başımda Gökhan vardı. Sonrasında yirmi gün içinde ilk önce acımın biraz dinmesini beklemiş sonrasında ise adam akıllı konuşup bir karara varmıştık.


Kabul edecektim. Çünkü bana gösterdiği deliller, dosyalar hiçbir başıboş, saçma sapan kuruntular değildi. O geceye dair birçok şey vardı dosyalarda ve benim ne kadarını bileceğim ise sınırlıydı. Ama yine de güvenmiyordum ona, inanasım gelmiyordu. Sanki yalan söylüyor gibiydi. Ama sadece o değil, bana herkes yalan söylüyormuş gibi geliyordu. İnanmak istemiyordum ama bunun peşini de bırakamazdım. Elime gelen şey bir fırsatda olabilirdi, bir kazıkta. Ama yine de bırakmamalıydım. Aileme bu alçaklığı kim yapmıştı, peşine düşecektim.


Çünkü gösterdiklerine göre dosya hemen kapanmış ve evdeki çıkan yangının sebebi ise ocak yüzündenmiş ama ben bu hikâyeye en başından beri inanmamıştım.


Annem çok dikkatli bir kadındı, her şeyde gözünü dört açan biriydi. Otoriterdi ve eskiden onun bu otoriterliğine şikayet ederken, şimdi ise deli gibi özlüyordum. Babamın beni ilk kızı, ilk göz ağrı olduğumdan üzerime titrerdi ve sıkardı da biraz. O zamanlar ona da şikayet ederdim. Ve şimdi onu da deli gibi özlüyordum.

Erkek kardeşim Can ve kız kardeşim Sümeyye'nin benim sakladığım abur cuburlarımı bulup yemesini ve benimde onların peşinden koştuğum zamanları çok özlüyordum. Sümeyye ile abla kardeş çoğu gecelerde birbirimize nasihatler verdiğimiz zamanları çok özlüyordum. Can ile havuzda yüzerken eğlenmeyi çok özlüyordum. Ben ailemi çok özlüyordum.


Ve bir şeyin değerini kaybedince daha iyi anlarmış insan. Ben ailemin bende ki büyük değerini daha iyi anlıyordum. Önceden elbette değer verirdim ama bu başkaydı. Değil yüreğimden bir parça, yüreğimdi onlar benim ve benden yüreğimi almışlardı.


Benim ailem kaza sonucu ölmemişti. Benim ailem öldürülmüştü. Ve katilleri bulunup hak ettikleri ceza verilecekti. Çünkü herkes gün gelir yaşattığını ve hak ettiğini yaşardı.


Uzandığım yataktan doğruldum ve ayağa kalktım. Içimde ki acı geçmek bilmiyordu. Gözümdeki yaşlar durmak bilmiyordu. Kalbimde ki sızı ise ilk gün ki gibi varlığını koruyordu.

Canım yanıyordu. Acıyordu. Bu acı... bambaşkaydı. Hissedilmeden anlaşılamazdı. Zaten hiçbir şeyi hissetmeden anlayamazdınız.


İçimde süregelen bir mutsuzluk, umutsuzluk hissi vardı. Sanki hiçbir şey iyi olamayacakmış gibi hissediyordum. Ağır zararlar ve yaralar alacağımı hissediyordum. Ama korkmuyordum o zarardanda, gelecek yaradan da. Umurumda değildi. Hiç kimse sebepsiz yere birilerinin canını yakıp sonra da kenara geçip keyiflenemezdi. Bana bunu yapmışlardı ve ben o keyiflerini bozacaktım. Bunu kim niye yapmıştı bilmiyordum ama elbet gün gelecek öğrenecektim. Ve bu işinde arkasından Göktuğ'lar çıkarsa... işte o zaman hiçbirini kralı gelse kurtaramazdı elimden. Tehdit edilecek bir şeyim yoktu, kaybedecek bir şeyim yoktu.


Pencerenin önüne geldiğimde kapalı hava yine şaşırtmamıştı. Günlerdir hava kapalıydı ve yağmur yağıyordu. Demek gökyüzü de yasıma eşlik ediyordu.


Odanın kapısı tıklatıldığında bakışlarımı kapıya çevirdim.


"Gir," çalışanlardan biri ya da Gökhan olabilirdi. Savcı Pusat'ı çok görmüyordum zira toparlanmam için hem bana süre tanımış hem de işi olduğundan yurt dışına çıkmıştı. Bu evde günlerdir Gökhan ile yalnız kalıyordum ve kendisi iyi birisine benziyordu. Ama bu iyi niyetinin altında ne yatıyordu belirsizdi.


Odaya Gökhan girince şaşırmayıp, geri pencereden dışarı baktım.


"Nasılsın? Sakin görünüyorsun," dedi yanıma yaklaşırken.


Dışım sakin bir liman gibi, içim ise fırtınaların ve zelzelelerin esiri.


"İyiyim, iyi olmak zorundayım."


Ama değildim. Hâlâ halledemiyordum bir şeyleri içimde. Hazmedemiyordum. Zamanında kendimden bile çok inandığım, güvendiğim insanın bana böyle yapması... kanıma dokunuyordu. Çok zoruma gidiyordu. Gözlerine baktığımda dünyanın sadece ondan ibaret olduğunu hissederdim. Bütün dünyam o'ymuş gibi sanki... Ama bilmiyormuşum bütün dünyamı başıma yıkanın o olduğunu. Gözler yalan söylüyormuş, esas kalpteymiş. Ve kimse kimsenin kalbini göremediğinden, görememiştim ben de.


"Bak ne diyeceğim, kızabilirsin belki ama senin için söylüyorum. Dışarı falan mı çıksak? Biraz kendine gelirsin hem," dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Yağmur yağmıyordu ama hava kapalıydı, güneş yoktu.


"Bu havada?" Başka bahanem yokmuş gibi...


"Havanın nesi var ki? Bu havalar insana daha iyi gelir aslında, esen rüzgar içini açar. "


Pek sanmıyordum ama kendimi toparlamam gerekiyordu. Yirmi gündür evin içinde tıkılı kalıp, odadan hiç çıkmamıştım. Ve daha fazla böyle olmaya devam ederse akıl sağlığımı hepten kaybederdim.


"Bilemiyorum,"


"Bilemiyorum diye bir şey yok. Gidiyoruz hadi. Hem alışverişe falan da gideriz, siz kızlar seviyorsunuz böyle şeyleri."


Günlerdir gülümsemenin zerresinin uğramadığı yüzüme, hafif bir tebessüm oturmuştu.


"Bunu beş yıl önce ki Mahinev'e söylesen, sevinçten boynuna falan atlardı herhalde." Derken ona baktım.

Gülümsedi ve bu cümlenin ardını üstelemedi.


"Hadi hazırlan sen, aşağıda bekliyorum ben. Sana telefon da alırız, hat da çıkartmamız gerekiyor. Ve yanlış anlama beni, kusura da bakma ama..." Deyip gözleri saçlarımda takılı kalmıştı. Anlık refleksle elimi saçlarıma götürdüm. Bir şey mi vardı saçlarımda?


"Saçların çok bakımsız duruyor, kuaförde ona da bakım yaptırırız." Söylediği şey doğruydu. Saçlarım, bakımsız ve yağlıydı. Eskiden her gün yıkadığım, hafta da bir kez bakım yaptırdığım, çeşit çeşit kremler yağlar sürdüğüm o parlak saçlarımdan eser yoktu şimdi.


"Haklısın," dedim sadece.


"E hadi o zaman ben bekliyorum seni, acele et." Dediğinde başımı olumlu anlamda sallayıp o odadan çıktıktan sonra üzerimi değiştirdim ve aşağı indim.


Salona indiğimde Gökhan çalışanlardan biri ile konuşuyordu adı... Serap'tı. Mutfakla ilgilendiğini hatırlıyordum.


Gökhan yanıma geldiğinde birlikte çıktık evden. Onun arabasına binip yola devam ederken müzikte çalıyordu ve Sezen Aksu'nun iki gözüm parçasıydı.


İki gözüm seneler geçiyor.

Gönül ektiğini biçiyor.

Bir selam lûtfet, bu ne çok hasret,

Gel barışalım artık.


Can özüm bahar geldi,

Dalları kiraz bastı.

Yedi kat eller yakınım oldu,

Gel kavuşalım artık.


Sezen'in şarkıları hem çok başka hem de çok ayrıydı.


Hak mısın bana yasak mı?

Dost musun, düşman mısın?


Sezen hem yaralar hem de öğretirdi. O şarkılarında vazgeçmeyi en iyi şekilde anlatandı.


Gidemem deyipte, ben de yoluma giderim demişti ardından.


Git deyipte, gitme demişti ardından.


Vazgeçmeyi bir insan ancak bu kadar yaralayıcı bir şekilde anlatabilirdi.


"Daldın gittin," dediğinde Gökhan, yolu izliyordum öylece.


"Son günlerde hep böyleyim." Diye cevap verince ben, konuşmadı.


Geri kalan yolculuk sessiz sedasız bittiğinde bir AVM' ye gelmiştik. Arabayı otoparka bıraktıktan sonra asansörle yukarı çıkmıştık. İlk işimiz kuaföre uğrayıp saçımı yaptırmak olmuştu ve bu bir-iki saat sürmüştü. Saçlarım daha canlı gözüküyordu ve önlerine de iki tane perçem attırmıştık.


Yakışmıştı da.


Mahinev Eraslan'ın muhteşem değişimi.


Birkaç mağazaya girip zibilyon tane kıyafet almıştık ve parasını Gökhan ödüyordu ama numaram çıkar çıkmaz direkt kredi kartı çıkaracağımdan ve zaten bana kalan miras var olduğundan bunu sorun etmiyordum. Gerekirse borcumun iki katını bile öderdim. Sadece zamana ihtiyacım vardı.


Popeyes'in önünde durduğumuzda, bir masaya geçip oturduk. Lavaboya gitmek istiyordum.


"Ben bir lavaboya gidip geleyim, sen bekle beni burada."


"Tamam,"


Masadan kalkıp lavaboya doğru yürüdüm. Girdiğimde ise iki kadın vardı ve ben girdikten sonra çıkmışlardı. Musluğu açıp yüzüme şu çarptım. Kapının açılma sesi ve sertçe kapanma sesi doldurdu boş yeri. Umursamayıp yüzümü yıkamaya devam ettim. Musluğu kapatıp peçeteyi aldım ve yüzümü kuruturken aynadan kendime bakıyordum. Fakat aynadan gördüğüm sadece ben değildim.


Korktuğum başıma mı geliyordu yoksa yine? Aklımı mı kaybediyordum? Zira bunun başka bir açıklaması olamazdı, olmamalıydı. Peçete elimin arasından kayıp mermerin üzerine düşerken ben de düşmemek için mermere tutunmuştum. Bir anda bütün dengem alt üst olmuş, alabora olmuştum.


Korkut Aren Göktuğ tam da şu an aynadan bana bakıyordu. Birkaç saniye sonra ise duyduğum son ses, kapının kilitlenme sesiydi.


🕸


Bölüm Sonu.


Nasıl buldunuz? Yorumlarınızı belirtin lütfen💕


Ufak bir not bırakmak istiyorum, önemsiz ama olsun:))

Ve Korkut Aren Göktuğ kişisi. En nefret ettiğim karakterim sensin.



Dec. 8, 2023, 4:56 p.m. 2 Report Embed Follow story
3
Read next chapter 2.

Comment something

Post!
İlayda Yavuzoğlu İlayda Yavuzoğlu
Kitaplarıma şans verir misiniz? Karşılıklı beğeni ve takip yapabiliriz. Sizde ne kadar bölüm varsa o kadar oy atın ben de dönerim
December 10, 2023, 22:47
Dila Atman Dila Atman
Merhaba ben de takip ettim ☆ bölümü oynadım siz de Zehirin İlacina oy atar mısınız rica etsem? ♡ birbirimize destek olabiliriz
December 09, 2023, 09:24
~

Are you enjoying the reading?

Hey! There are still 2 chapters left on this story.
To continue reading, please sign up or log in. For free!