sylvana Doğa Turan

Hega Serisi I 25 Temmuz 2016'da yazılmaya başlamıştır. +18(Cinsellik, şiddet,küfür) Kurduğu dünyanın yok olması için bu kadar uğraşmasına gerek yoktu.Çünkü bu, iki parmağı arasından çıkan şıklatmaya ya da çığlık çığlığa bağıran vicdanının sessizliğine bakıyordu. Fakat o bunu, dudakları arasına saklamış, fısıltıyla başlattığı bu dünyayı sessizliğiyle yok ediyordu. 25, kendi oluşturduğu dünyasının düşmanı olan bir adamdı. Maça onun koruyucusu Kralı özünü ayakta tutan Valesi ise aşkını saklayan


Action All public. © Telif hakkı Saklıdır

#wattpad #aksiyon #tutku # #mafya #gizem #macera #polisiye #genelkurgu #gerilim #korku #gençkurgu #gençkızedebiyatı #hırs #yılan #ihtiras #kumar #briç #çizgiroman #iskambil #kamelya
1
2.6k VIEWS
In progress - New chapter Every Friday
reading time
AA Share

I : Ödenmemiş Bedel

Hega ı. Serisinden hepinize Merhaba.


İlk bölümle karşınızdayım. Baştan söyleyeyim, ilk bölümler biraz uzun olabilir anlamanız açısından. Şimdiden okuduğunuz için teşekkürler.

7 senelik serüvenimi sonunda bilmem kaçıncı kez paylaşıyorum. Sonunda kendimde paylaşacak güveni buldum. Eleştirirseniz sevinirim, kendimi geliştirmeliyim.

Bölüm şarkıları:

Chris Cornell - You know My name

Başlama saatiniz.


♥♠♦

25.01.2012


Ani kararların yol çizdiği bir kaderde, o yol üzerindeki ipte yürüyor, sonumu göremiyordum. Sonunu düşünmeden hareket ettiğim ikinci seferdi sanırım.

Hayatım üçe bölünmüştü aslında:Birincisi, ailemle geçirdiğim vakitlerdi. Dönmek istediğim ve içinden hiç çıkmak istemediğim o günler...

İkincisi, ailemin habersiz vedasıydı. Üzerimde izini bıraktığı ağırlığın sorumlulukları altında ezildiğim, daha olayı anlamadan atıldığım hayatın bir daha yaşamak istemeyeceğim günleriydi o zamanlar.

Üçüncüsü ise, geldiğimiz nokta, işte burasıydı.

Bir haftamız geçmişti bile üstünden buraya geleli. Her şeyi bir kenara bırakıp, yeniliğin içinde yüzdüğümüz yarınlardan birindeydik. Artık şaşırmıyordum, o günden itibaren her şey gelebilirdi başımıza. Fakat artık kaldırabilir miydim, işte onu bilmiyordum.

Saat akşamın yedisiydi.

Ağır şatafatın ve zenginlerin sadece parasını çarçur edecek yer bulamadığı için geldiği bu salonda, kadınlarından tut erkeklerine kadar büyük bir organizasyonun misafirleriymiş gibi özenle hazırlanmış olmaları bana gülünç geliyordu.

Onların kılık kıyafet konseptine göre benim üzerimdeki siyah eşofman ve gri tişörtüm, bu ortama, bu insanlara hiç uygun durmuyordu. Umarım içeriye alırlardı.

Hızla kapıya doğru ilerlerken ardına kadar açık çift kapıdan içeri girmiştim.

Etrafımı gözlemledim. Ne arkamdan gelen biri ne de beni durdurmaya çalışan insanlar vardı. Demek ki, alıyorlarmış.

Ayağımın altındaki desenli mermerden, altın döşemeli tavanın arasından yayan loş ışıklandırmaların yansımasını izliyordum. Koyu kahveye yakın altın işlemeli duvarlardan, yine aynı renkteki ışıklandırmalı kolonlara kadar inceliyordum Casinoyu.

Durdum ve bakındım ortama. Koyu yeşil renk BlackJack masalarına ve BlackJack oynayan insanlara göz gezdirirken Mithat Bey'i arıyordum.

Dolaşmaya başladım Casinonun içinde.

Barın olduğu yerden geçerek Poker masalarının bulunduğu ortama daldım. İşte aradığım kişi o an karşımda duruyordu.

Mithat Bey, arkasına yaslanmış rahat bir pozisyonda otururken masadaki insanlarla son derece ciddi bir şekilde konuşuyor, diğer yandan elindeki renginden muhtemelen viski olduğunu tahmin ettiğim sıvıyı içiyordu.

Niye bu kadar ciddiydi?

Hızlı adımlarla yanına yaklaştım. Varlığımı baş ucunda hissetmesiyle başını kaldırdı. Suratı asıktı. Keyfi yok gibiydi. Halbuki buraya gelirken baya gergin ve heyecanlıydı. "Ah, Tanser!"

"Şeytanınız bol olsun," dedim yarı alayla.

"Sağ olasın, sağ olasın," diye karşılık verdi masada oturan kırmızı gömlekli bir adam. "Kızın mı?" diye sordu Mithat Bey'e beni işaret ederek.

Adama döndü. "Evet, evet. Kendisi en büyük kızım olur."

Merak dolu gözlerini yüzümde gezdirdi. "Hayırdır, ne işin var senin burada? Ayrıca bu kılıkla nasıl girdin içeri?"

"Bu kılıkla..." üzerimdekilere baktım. "Hiçbir fikrim yok. Karşı çıkıp, durdurmadılar beni. Ben şey için buradaydım, arabanın yedek anahtarı var mı sizde?"

"Arabanın yedek anahtarı mı?"

"Hıhım."

"Ne yapacaksın arabanın yedek anahtarını?" diye sordu kaşlarını çatarak.

Kimse duymasın diye kulağına doğru eğildim.

"Akşam yemeğine daha varken boş boş beklemektense bizimkileri gezdireyim dedim. Hem yakınlaşmış oluruz diye düşündüm. Erdem abinin telefonu bende yoktu, onu da her yerde aradım ama bulamadım. Ondan arabanın anahtarını isteyecektim, sonra sizde yedek anahtar vardır diye sizi aradım, ulaşamayınca buraya geldim."

Başıyla onayladı. "Evet var... var da sen araba kullanmayı biliyor musun ki?" diye sordu.

Afallamıştım sorusuna. "Ehliyetim yok belki. Ama babamdan ve zamanındaki işim gereği sürebiliyorum."

Tek kaşı havalandı. "Kaybolmazsın değil mi?"

Yerimden doğrulurken güldüm. "Yok."

"Bu kılıkla mı gezdireceksin peki?" diye sordu. Beni süzdü.

Giydiğim eşofman bile götüme pantolon giymişim gibi bir izlenim verirken kılığımda ne vardı merak ediyordum. Sorduğu soruyla gülümsedim istemeden. Resmen alay ediyordu.

"Merak etmeyin, kaza da yapmayacağım böyle de dışarı çıkmayacağım."

Bu söylediğime o da belli belirsiz yorgun bir halde sırıttı. "Peki o zaman."

Ceketinin iç cebine elini geçirdiği esnada masadaki kilolu kel bir adam gülerek, "Anahtarı verme istersen Mithat. Malum gittikçe batıyorsun," diye sataştı Mithat Bey'e.

Anlamlandıramamıştım kurduğu cümleyi. Mithat Bey de aynı şekilde gülümsedi. "O kadar batacağımı sanmıyorum."

Bana dönüp Land Rover'ın anahtarlarını verdi. "Dikkatli sür."

"Bence o kadar emin olma."

Kilolu kel adam yerinde geriye yaslanırken beni süzdü. "Senin bu baban var ya, iki dakikada ne kadar kuş uçurdu biliyor musun?"

"Gece daha başlamadı sonuçta, o kadardan bir şey olmaz," dedi sesindeki rahatsız olmuş tonu saklamadan.

Kırmızı gömlekli gözlüklü adam araya girdi. "Geceye kadar dayanabilecek misin ki böyle rahat konuşuyorsun? Yerini bilseydin Maça seni yemezdi Mithat. Şimdiden iflasa hazırlan," dedi alayla.

Maça mı? İflas mı? Merakla Mithat Bey'e döndüm. "Ne Maçası? Ne iflası?"

Tek gözünü bir şey yokmuş gibi kırptı. "Buranın sahibi. Bizi yemeğe davet eden kişi aynı zamanda," dedi kısa kesip.

İhaleyi kabul edendi yani.

Konuşma canını sıkmış gibi gözükse de bozuntuya vermiyordu. Olacakları duymamdan mı rahatsız oluyordu yoksa bir gerçekliği mi reddediyordu anlamıyordum.

Kel adama doğru, "Peki ne iflası? Kuş diye bahsettiğiniz şey neydi, para mı?" diye bir soru yönelttim.

"Boş ver orasını," dedi Mithat Bey. Son derece keskin çıkışmıştı.

"550.000 euro," dedi devam etti kel adam.

Şaşkınlıkla bana cevap veren adama bakakaldım. Ben ne duymuştum az önce? Adam verdiğim tepkiye kahkaha attı.

"Yaaa, babacığın adama inat koşarken paracıklarından oldu."

Konuşma stili kıl ederken bir de üstüne dalga geçmesi sinirimi bozmuştu fakat aklımı kurcalayan sadece o sayılardı.

550.000 Euro...

Mithat Bey'e "Neler oldu?" diye sordum kısık bir sesle. Susma hakkını kullanıyordu ama bu hakkı kullanacak yer miydi merak ediyordum.

Şimdiye kadar bir kumarhaneye daha önceden gitmemiş olabilirdim ama gitmeyen biri dahi olsam bildiğim bir şey vardı: Yanlış yapılan herhangi bir harekette adamı öttürürlerdi.

Yani, onun yapacağı tek bir hareket, hepimizi yanlışa sürükleyebilirdi. Bu ya iflas yoluyla olurdu ya da oyunda yapılan bir yamuklukla.

"Peki ya sen?" diye sormasıyla dikkatimi o adama yönlendirdim. "Sen de baban gibi misin Holdem da?"

Sorusunu garipsemiştim. Kumarbaz mı duruyordum oradan bakınca? "Ben... ben kumar oynamıyorum ki."

Pis bir sırıtış yer edindi. "Temizsin yani?" dedi sorarcasına.

Bunun temizi kiriyle ne alakası vardı? Masanın üstünde duran bardağını alırken irislerini benden çekmiyordu. Umarım düşündüğüm niyetle bakmıyordu bana.

"Daha önce oynadın mı peki? Arkadaşların arasında yani," diye sordu bu sefer kırmızı gömlekli adam.

"Yani, evet. Az çok bir bilgim var ama hiç ciddi manada oynamadım."

"Peki gerçek kumar nasıl bir şey, görmek ister misin?" diye araya girdi kel adam.

Mithat Bey'e döndü. "Belki babana şans getirirsin. Hem de öğrenmiş olur, bizimle oynarsın. En azından bir dahaki sefere canın sıkılmaz."

Gözlerimi kıstım. Bu adam neyin peşindeydi? Ona attığım bakışlardan mı bilinmez, arsız gülüşü yüzünde büyümüştü.

Yüzümü buruşturdum. Senin ben tipini-

Kalıp izlemek gibi bir niyetim yoktu. Ama nedense yokluğumda da Mithat Bey'in hırs yapıp daha çok kaybedeceğini hissediyordum. Hatta bu adamda muhtemelen onun peşindeydi. Reddetmemi ve Mithat Bey'i durdurmamamı istiyordu. Ters psikoloji? Ya da ben kafamda kuruyordum. Gerçi fark eder miydi? Burada kalmam aslında Mithat Bey'in cevabına bağlıydı.

Onun ortamıydı, durmamı istemeyebilirdi.

"Acelen var mı?" diye sorunca Mithat Bey'e döndüm. Gezi konusundan bahsediyordu.

"Hayır," dedim.

"O halde kalmak istiyorsan kal," dedi. Aslında kalmamı istemiyordu ama masadaki adamların lafına karşı da gelmiyordu.

Her neyse. Peki nasıl oynayacaktık? Masaya göz attım. Ortada Krupiye yoktu.

"Krupiye yok." dedim.

"Değişim saati," diye yanıtladı beni Mithat Bey. "İstersen boş koltuklardan birini çek yanıma, ayakta kalma."

"Yok, teşekkür ederim." Ellerimi önümde birleştirdim. "Ben böyle gayet iyiyim."

Bir süre ne masadan ne Mithat Bey'den çıt çıkıyordu. Gerçi arada bir kel adamla gözlerimiz buluşuyor, bakışlarımız arasında gizli bir çatışma oluşuyordu.

"Bu arada sen Seval'e haber verip konuştun mu? Onları gezdireceğini söyledin mi?" diye sordu sessiz bir şekilde.

Sorusuyla birlikte öne doğru eğildim duymak adına. "Anlamadım baba."

Baba dememe afallamıştı. "Ne?" Şaşkınlıkla gözleri parlarken, hafifçe sırıttım. "Prosedür olarak." Kaşlarımla bulunduğumuz ortamı işaret ettim.

Bir şey dememiş ama hoşuna gitmiş gibiydi. "Şey..." dedi sırıttı, "Seval'e haber verip konuştun mu? Onları gezdireceğini söyledin mi?"

Başımı olumsuzca salladım. "Hayır. Eğer konuşsaydım, istemezdi. Sırf ben dolaştıracağım diye de inadına kabul etmez, istese dahi gitmemek için inat ederdi. Taktir edersiniz ki kendileri benden hazetmiyor."

Bir süre bakakaldı yüzüme. "Verecekleri tepkiyi biliyorsan ve onların da istemediğini düşünüyorsan, niye onlara bir şey yapmak için bu kadar üstünde duruyorsun?"

"Sizin için bugün çok önemli bir gün. Fakat onlar için bugün cehennemden ibaret. Gelmek istemedikleri dün hal ve hareketlerinden belli olmuyor muydu?"

Konuştuğum esnada kadın bir krupiye gelmiş ve bütün dikkatimiz birkaç dakikalığına dağılmıştı. "Merhaba," diyerek gülümsedi hafif tombul yanaklarıyla.

"Üstelik bahane ürettikleri belliydi," dedim.

"Monica! Uzun zamandır göremiyorduk seni, özlettin kendini. Nerelerdeydin?" diye sordu kırmızı gömlekli adam.

Tatlı bir gülücük bıraktı kız. "Teşekkür ederim bende sizleri özledim Cevdet Bey. İznimi kullanmak zorunda kalmıştım. Ama artık buradayım," dedi garip bir aksanla. Kıbrıs şivesi değildi bu. Nereliydi acaba?

Monica olduğunu öğrendiğim krupiye, Mithat Bey'e bakarken yanındaki kişiye dikkat kesilmişti. Yani bana.

Tatlı bir gülümseme de bana yollamıştı. Göz kırparak, "Sen yeni misin?" diye sordu.

Mithat Bey araya girdi. "Kendisi kızım olur."

Bu sefer sesli bir şekilde güldü. "Çok memnun oldum güzelim. Hoş geldin," dedi ve cevap vermemi beklemeden önüne dönüp bahisleri kapattı.

Kartları dağıtmaya başladı.

Mithat Bey, "Devam et," deyince ona dikkat kesildim.

"En son... evet. Bahane ürettikleri belliydi. En azından bugün eğlenecekleri bir gün olarak yaşamalarını istedim." Dağıtım sırasında Mithat Bey'e ikinci kartını verirken bana bakıp göz kırpmıştı Monica. Gülümsemeyle karşılık verdim.

"Sana sinirli ya da tavırlı olsalar da onlar için bu kadar uğraşmak zorunda değilsin."

Kaşlarımı çattım. "Onlar sizin aileniz Mithat Bey."

"Sen de benim kızımsın," diyerek başını bana çevirdi. "Sen de benim ailemsin Tanser. Görünen o ki başından beri senin onlarla bir sıkıntın yokken, onlar sana bir türlü normal davranmıyorlardı. Aldıkları şey tavırsa da, yarın öbür gün aldıkları tavır elbette ki geçecek. Buna rağmen bu kadar iyimser yaklaşmaya devam etmene gerek var mı?"

Bana dönmemiş, kartlarını saniyelik bakıp, kapamıştı. Profilinden onu izliyordum. "Buna iyimserlik mi denir bilmiyorum ama ben sadece bencil yaklaşmıyorum," dedim. "Tek bir yumurtayı kurtarayım derken niye bütün yumurtaları kırayım ki?" diye cevap verdim büyük bir imayla.

Sözlerim bir ok misali saplanmıştı ona.

Söylediklerime karşı yüzüme dik dik bakıyorken, "Sen çok fazla bu olaylara dahil olma yeter," dedi.

"Ayrıca bu konuşmayı daha sonra açıkça konuşacağız seninle." Sesindeki öfkeyi saklamamış, bizzat 'hesaplaşacağız' der gibi konuşmuştu.

Hesaplaşalım bakalım.

Masadaki kartları inceledim. Bizde hangi kartlar vardı bilmiyordum ama tam ortada üç kart açılmıştı bile.

Maça 4, Karo 6 ve Karo Beyi.

Ortaya bir 5 gelse, 3 ve 7 olan sıralı ile alıyordu oyunu.

Bahisler girilirken Mithat Bey pas atmış ve ortadaki beş kart açılmış, kazanan Kel adam olmuştu. Sevinçle sırıtıyorken suratıma 'bu daha burada bitmedi' dermiş gibi bakıyordu. Niyeti neydi bu adamın?

Bundan sonra üç el daha atıldı.

Mithat Bey'i yönlendiriyordum arada. Keltoşun blöflerini yakalayıp yenmişti bir tanesinde. Böylelikle ilk iki el Cevdet Bey üçlü yaparak 80.000 kazanmış, diğer elde ise Mithat Bey döper yaparak keltoş ile kıyasıya yarışmış ve 100.000 euroyla noktayı koymuştu.

"Hayret bir şey be oğlum!" diyerek attı kâğıtları elinden keltoş.

Sırıttım.

Mithat Bey'in keyfine diyecek şey yoktu. Gözlerinden okunduğu alayla kahkaha atıyordu.

Cevdet Bey ellerini masanın üstünde birleştirmişken, "Sanırım Maça'dan çektiği acıyı bizden çıkarıyor," dedi sırıtarak.

"Her neyse," diye araya girdi keltoş. Öfkesi ve hırsı o kadar belli oluyordu ki, aynı öfkeyle yüzüme bakıyordu. Ben ne yaptım ki?

Cevdet Bey ve Mithat Bey bahislerini koymuştu bile.

Sinirden çenesinin altındaki beyaz sakallarını kaşıyorken bir anda olduğu yerde dona kaldı.

Tam bahisler kapanıyordu ki Monica'yı, "Dur bir saniye," diyerek durdurdu. Monica olduğu yerde kalırken, adam çenesiyle Monica'nın arkasını gösterdi.

"Maça'yı bekle. Buraya doğru geliyor."

Mithat Bey de dahil olmak üzere masadaki herkes kapı tarafına döndü.

Biri siyah yelekli iken diğerinin omuzlarında ceket duruyordu.

Ağır adımlarla tam karşımızdaki koltuğa gelmiş ve başıyla bütün masadakilere selam vermişti.

Tam bizim karşımızdaki koltuğu çekip, başlığına ceketini astıktan sonra oturuyorken, "Hoşgeldin Maça," dedi Cevdet Bey.

Demek o meşhur Maça buydu.

Cevdet Bey'e dönüp tekrar başıyla karşılık verdi.

"İyi akşamlar diliyorum," diye söze girdi yelekli adam.

O da kendi koltuğunu çekip oturunca gözlerim karşımdaki adamda takılı kalmıştı. Yanında geldiği adam, elindeki çipleri onun önüne yerleştirdi.

Sağ elinde tuttuğu Puroyu dişlerinin arasına alıp, önüne çıkarılan çiplerden bahsini girdi.

Sırtını geriye atmış, bileklerini masanın üstüne dayayıp sağa yatırdığı başını kaldırmadan Monica'ya attığı mimiksiz ifadesiyle, masanın üstüne işaret parmağını hafifçe vurmuştu.

Monica onu onaylayıp bahisleri kapatarak kartları dağıtmaya başladı

Pozisyonunu bozmamış, gözlerini bana dikmişti aniden. Bir Mithat Bey'e bir bana gidip geliyordu gözleri. O, kehribar, altın gibi parlayan gözler. Kaşlarımı çattım.

Elbette ki kötü bir manada bakmıyordu ama gözlerinde parlayan ateşi görüyordum. Hırsı iliklerime kadar hissediyordum. Bir hırs insanı yerinde titretir miydi bilmiyordum ama... ilk kez bir adamın hırsı beni germeye yetiyordu.

Gözlerimi kaçırdım.

Oyuna odaklan Tanser.

Oyuna odaklan.

♥♠♦

22:37

Üç kart açıktı.

Kupa 7, Maça 7, Kupa 4

Maça bahsini girdi yeniden. Bir kart daha açıldı.

Sinek 2

Yüzündeki ifade hala aynıydı, saklıyordu kendini. Biz pas vermiştik oyun başında. Elimiz boştu.

Belki Per ile kazanırdık oyunu fakat bu geçen ellerden anlamıştım ki, karşımızda bu adam olduğu sürece kazanmamız imksnsıza yakındı.

Bu son geçen altı elde adam masadaki herkesi yerden yere vuruyordu.

Keltoş, yerinde rahatsızca kıpırdandı ve bahis koydu. Ardından Cevdet Bey ortaya koyulan bahsin iki katını koydu. Masada tahmini 350 bin euro vardı. Evet, 350 bin euro. Bu kumar değildi, bu soygundu.

Üstelik bunun üstüne adam ikiye katlamıştı. Keltoş, Cevdet Bey'e öfkelense de belli etmemeye çalışıyordu.

Maça Bey, bahsin üstüne biraz daha eklemişti. Şu an kasa ne kadardı bilmiyordum. Şaşkınlıktan kasayı takip edemiyordum.

Keltoş, sonunda dayanamayıp dudakları arasından sessiz bir küfür savurmuş ve pas geçmişti. Cevdet Bey ise onun halini görüp sırıtıyordu. "Ne oldu, Serdar Bey?"

"Ne oldusu mu var! Resmen kurudum kaldım ortada."

Cevdet Bey kahkaha atarken göz ucuyla Maça Bey'e bakıyordu. Maça Bey ise boşluğa dalmış bir şekilde sıranın bitmesini bekliyordu. Cevdet Bey de üzerine ekledi.

Monica bir kart daha açtı.

Kupa 8

Al bir de buradan yak. Muhtemelen Cevdet Bey'de kırmızılar vardı. Renk ile bitirmeyi düşünüyordu. Fakat...

Gözüm Maça'ya düştü. Eliyle çiplerle oynayıp iç içe geçirirken, diğer elini masaya vurdu. Bu, 'bop' yaptığı anlamına geliyordu. Cevdet Bey de aynı şekilde durdu.

Kartlar açıldı.

Tahmin ettiğim gibiydi.

Cevdet Bey'in kartları, Kupa 10 ve Kupa Asıydı.

Fakat Maça'nın kartlarında biri Karo 7 diğeri ise Sinek 4'tü. Adam Full yapıp bu eli de almıştı.

"Bu kadar da olmaz gerçekten," dedi Cevdet Bey. "Benden bu kadar," diyerek kalktı masadan. Önünü ilikledi. "Size iyi eğlenceler beyler," dedi ayağa kalkarken. Başıyla selamladı. "Güzel bir akşam oldu."

Maça ilk kez sırıtmış başıyla selamlamıştı. Yanımızdan ayrışırken, Keltoş adam yani adının sonunda Serdar olduğunu öğrendiğim şahıs, iç çekerek kravatını gevşetti. "Bende beş dakika mola vereceğim."

Ayağa kalkarken bana bir bakış atıp masadan uzaklaştı.

Saat kaç olmuştu hiçbir fikrim yoktu. Karşımızdaki adamlar geldiğinden beri altı el oynanıyordu.

"Peki Mithat Bey, Serdar Bey gelene kadar bir el daha var mısınız?" diye sordu yelekli adam. "Bu sefer bende katılacağım," dedi.

Mithat Bey düşünüyordu. Aslında, oynadığı oyunlar kötü değildi. İki el kazanmıştı. Ama bir nevi teke tek oynamak risk olmaz mıydı?

Mithat Bey düşünmeye devam ediyorken adamın gözü bana ilişti ve üsten bir şekilde süzdü. "İsterseniz siz de katılın bize. Oyun sırasında öğrenmek için burada kaldığınızı söylemiştiniz. Kendinizi denemek istemez misiniz?

Aynen, çift taraflı götürün parayı değil mi? Adama gülümseyerek ellerimi havaya kaldırıp sağ-sola salladım.

"Hayır hayır, teşekkür ederim. Oynamamam benim için daha iyi."

Güldü, "Neden?" Maça'ya kaydı bakışlarım. "Sanırım... canımı çok seviyorum," dedim sırıtarak "Benim boyumu aşıyor bu tür şeyler."

Monica'da dahil olmak üzere, yelekli adam Maça'yı ima ettiğimi fark edip gülmüş, Maça ise purosundan biraz içine çekip, sözümle birlikte hafifçe sırıtmıştı.

"İyi bakalım," diyerek Monica'ya döndü. "Dağıt kartları."

Monica kartları karıştırdıktan sonra herkesin bahis girmesini istedi. Maça bahsi 50 bine açmıştı. Kaşlarımı çattım. Önceki oyunlarımızda daha küçük bahisler açıyordu.

Yelekli adam ve Mithat Bey de bahsini girmiş ve bahisler kapatılmıştı. Kartlar dağıtıldı. Mithat Bey yeniden elinin üzerini kapatarak kartlarına baktı.

Elimizde Sinek Ası ve Sinek 7 vardı.

600 bin euro.

Şaşkınlıkla donakaldım. Bu, Maça'nın ortaya attığı kör bahisiydi. Niye bu kadar yüksek fiyat atıyordu ortaya? Önceki oyunlarda böyle bir kör bahis atmamıştı. Elinde Kral falan mı vardı?

Yelekli adam Maça'ya göz ucuyla bakarken, "Pas," deyip kartları Monica'ya verdi.

Mithat Bey gerginlikle kartına tekrar döndü. Elimizde As ve 7 vardı. Masaya iki tane sinek gelse... çok büyük bir riskti.

Mithat bey ona doğru eğilmem için işaret yaptı. Dediğini yaptım. "Bahis koyuyorum."

Düşündüm. Bu oyun için bu kadar yüksek miktarda girmek... Mantıklı gelmiyordu. 12 katına girmişti bahse. Mithat Bey de girerse masada yaklaşık 1 milyon euro olacaktı. 1 milyon için değer miydi?

Gerginlikle dudağımın içini kemiriyordum. Eğer ki elindeki kartlar bizimkinden büyük olursa her şey çöp olurdu.

Elimiz boşa gider ve çok büyük bir miktar kaybetmiş olacaktık. Ya blöf atıyorsa? Ortada blöf atacak bir durum yoktu aslında. Asıl olay dördüncü karttaydı zaten. Üç kartı görmek için girilen ve üstüne eklenen 600 bin euro... "Bence geri çekilmelisiniz," dedim Mithat Bey'e.

"Sebep? Bu bizim için çok büyük bir şans. Renk gelmese de yüksek karttan alırız." As'a çok güveniyordu.

"Bunun bir garantisi yok, tek taraflı düşünmeyin," dedim sitemle.

Söylediklerimi tartar gibi düşündü.

"Süreniz daralıyor Mithat Bey," dedi yelekli adam.

Girmemeliydi. Bunun için bu kadar büyük bahse girmek aptallıktı. Girmemeliydi.

Elini Siyah ve yeşil ve kırmızı çipleri alıp ortaya attı.

Sinirle soludum. İnanamıyordum!

Monica kartları açtı.

Sinek Valesi, Sinek 9, Karo Kızı

Maça, kartlarına bakıp, çiplerini öne doğru ittirdi.

"345 bin Euro," dedi Monica.

Bir tane daha sinek gelirse, Renk'ten alırdık bu maçı. Fakat bu olasılık büyük bir riskti. Mithat Bey beni beklemeden bahisi girdi

"Baba!" dedim dehşet bir halde.

Bana döndü ve küçük bir kahkaha koptu dudaklarından. Ona doğru yeniden eğilirken kulağıma fısıldadı. "Benden büyük eli olamaz elimde As ve 7 var. Sinek gelmez daha ona sen rahat ol."

Resmen Monte Carlo yanılgısına giriyordu. Sinek Kızı ve Bey'i varsa alırdı. Elbette ki şansın yüksek olduğu gibi böyle bir şeyin olmaması da mümkündü.

"Gerçekten mi?" diye sordum Mithat Bey'e. "Bu çok gereksiz bir risk."

Hışımla dönüp, "Korkma ve karışma, bu el bizde" dedi. "Bu fırsatı da kaçıramam."

Yerimde doğruldum. Başımı sağa sola sallıyordum. Aptallıktı.

Monica dördüncü kartı açarken, Mithat Bey yerinde gerilemiş, masanın altından önümde birleştirdiğim elime dokunmaya çalışıyordu. Bir adım yana kaydım. Seçtiği seçimden sonra dua edermiş gibi elime dokunması komikti.

Kart açıldı.

Sinek Kızı

Bir sinek daha. Bu, az önce düşündüğüm ihtimali çürütmüştü.

Mithat Bey bir şey demese de içinden bana 'Ben demiştim,' dediğini duyar gibiydim. Fakat bir problem vardı, onun elinde de sinek olabilirdi. Önemli olan bundan sonra olacaklardı. Bu geçen altı elde hepsinin taktiklerini izlemiştim.

Cevdet denen kırmızı gömlekli adam, hiçbir zaman blöf yapmıyordu ve oynayış tarzı basitti. Kartlarını saklasa da hamleleriyle kendinden emin bir şekilde hareket ediyordu.

Serdar denen keltoş ise hırslıydı ve kazanmak için blöf bile atmış ve kazanmak üzereydi. Ama Maça'nın karşısında hiç şansı yoktu. Ve genelde sonuna kadar bahsini arttırıyordu.

Fakat Maça'nın taktikleri çok farklıydı. Kazansa ya da blöf yapsa dahi beşinci kart açılmadan önce kimse bahis girmediği sürece bop ile devam ediyordu. Bahis girenler olursa bahis koyuyordu.

Muhtemelen de bu bopu blöf yaparken kullanıyordu. Şimdi ise bizim için önemli olan bu eldi. Ama eğer ki bahis girerse bu demek oluyordu ki, elinde Sinek Beyi ve Sinek Dokuz vardı. Yani sıralı renkli yapacaktı. Bu yüzden bu el çok çatışmalı ve riskliydi.

Maça, karta bakıp iç geçirdi. Bir önündeki kapalı kartlarına bir de masadakilere gidip geliyordu gözleri.

Sonra durdu. Sağ elindeki puroyu sol eline alarak, açıkta kalan elini sol gömlek cebinin içine soktu.

Çıkardığı şeyi iki parmağı arasında sallarken Mithat Bey'e gösterdi. Altın sarısı bir çipti parmakları arasında duran. Masaya koydu ve ittirdi. Bu ne anlama geliyordu?

"İki buçuk milyon," diye araya girdi yelekli adam. Ben ise şaşkınlığımla donakalmıştım. Mithat Bey ise masadaki o altın çipe takılı kalmıştı.

"Bu Maça'nın özel çipi değil mi?" diye sordu. Maça ise bir şey dememiş ama sahte bir gülümseme kondurmuştu dudaklarına.

Kaşlarımı çattım. Adamda gerçekten sıralı renk mi vardı?

Mithat Bey, önündeki son çiplerini öne doğru itti. "All-in."

Şaka mıydı bu? Bir elimi koltuğun arkasına diğer elimi masaya dayayarak kulağına doğru eğildim. "Mithat Bey ne yapıyorsunuz Allah aşkına?"

Kendinden emin bir tavırla, "Sen karışma," dedi.

"All-in yapmışken nasıl karışmayayım. Elinde ne olduğu belli bile değilken-"

"Tanser," dedi bana doğru. "Sen. KARIŞMA!" dedi dişlerinin arasında.

Dudaklarımı sımsıkı bastırdım. Pozisyonumu bozmadan öfkeli bir tavırla profilini izliyordum. Çok saçma. O ise gülümseyen yüzüyle çok rahat davranıyordu.

Maça'yı incelemek adında çevirdim başımı.

İfadesiz yüzünde göz ucuyla yelekli adamı süzdü. Aralarında garip bir bakışma geçmişti. Yelekli adam kollarını göğsünün altına bağlayıp bize döndü ve gülümsedi. Neler oluyordu?

Düşündüm oynanılan oyunları. Beşinci kartta bahis girdi, bu da demektir ki eli yüksekti. Sıralı Renk olarak düşünüyordum.

Fakat ne gariptir ki, ilk kez ilk üç kart açılmadan önce büyük bir bahis girmişti.Bunu rahat bir tavırla yapabilmesi için elinde ya yüksek kart, ya da per olması lazımdı. Elinde per var desek...

Bir saniye.

Bu adam aynı zamanda daha kimsenin kartları yokken de kör bahis de atmamış mıydı? Masadaki kartlara baktım.

Sinek Valesi, Sinek 9, Karo Kızı ve Sinek Kızı

As ve yedi bizdeydi.

Bir dakika... Peki, biz neden elinin sıralı olduğunu düşünmüştük ki!

Karo kızı ve Sinek Kızı...

Gözlerimi fal taşı gibi açıldı.

KARO KIZI VE SİNEK KIZI!

Hayır!

Kare'ydi! Maça'nın eli kareydi! Elinde Maça kızı ve Kupa kızı vardı! O kare yapmıştı!

Mithat Bey...

O...

kaybetmişti.

"Ne? Pas mı?"

Yelekli adamın konuşmasıyla bir anda kafamı kaldırdım. Maça, kartı Monica'ya vermiş ve çipleri öne ittirmişti.

"Hahaha, bence de çok doğru bir adımdı," dedi Mithat Bey keyifle. Kartını açtı. Sinek Yedi ve Sinek Ası

"Tebrikler Mithat Bey. Gerçekten iyi oyundu, ayrıca, Maça'nın çipini aldığınız için de ayrı tebrik etmem gerekiyor" dedi yelekli adam gülümseyerek.

Çok saçmaydı. Hayır, hayır ortada bir şey dönüyordu şu an. O kazanmak üzereyken neden pes etti ki?

Herkes Mithat Bey'i tebrik ediyordu. Neden tebrik ediyorlardı?

"Maça," Onun ismini söylememle kaskatı kesilmişti. Büyük bir ciddiyetle başını ağır ağır bana çevirdi. "Neden pas attınız?" diye sordum.

Büyük bir sessizlik oluşmuş, herkes birbirine bakıyordu.

"Tanser ne yapıyorsun?" diye sordu sesindeki afallamayı hissettiğim Mithat Bey.

"Neden pes ettiniz?" Fakat gözlerimi bir saniye bile Maça'nın üstünden ayırmıyordum. Ürpermiştim fakat bu ortada dönen olayı anlamaya çalışıyordum.

"Bütün oynanan oyunu izlediğimde aslında oyunu kazanan kişi Mithat Bey değildi."

"Siz neyden bahsediyorsunuz?" diye söze girdi yelekli adam fakat yüzündeki sahte gülümsemesi yerini ciddiyete bırakmıştı.

"Sabahtan beri buradayım. Herkesin kendine ait oynayış tarzı ve taktikleri var. Maça'nın da dahil."

Mithat Bey araya girdi. "Maça'nın mı?"

Monica, yüzündeki ifadeyi saklayamadan karşısındaki yelekli adama döndü.

"Hareketlerine göre Maça, önceki oyunlarda blöf atarken bu kadar fazla bahis atan biri değildi."

"Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Bunu yapmak için risk gerekir zaten." diye sordu yelekli adam.

"Madem risk ve blöftü, niye en sonunda bu kadar parayı bırakıp geri çekildi?" diye ben soru yönelttim bu sefer.

Yelekli adamın suratındaki şaşkınlık her şeyi ortaya koyuyordu. Tabi bu şoku yaşayan bir tek o değildi.

"Tanser sen," dedi Mithat Bey. "Maça'nın elini mi okudun?"

Ona dönmesem de onun da şaşkınlığı sesine vurmuştu. Fakat bu önemli bir şey miydi?

Yelekli adam tam söze giriyordu ki, Maça Bey eliyle yelekli adamı bölmüştü. Devam etmemi ister gibi yüzüme bakıyor, merakla parlıyordu irisleri. Fakat öyle bir parlıyordu ki, boğazıma gelen cümleler dilimin ucuna bir türlü varamıyordu.

Herkesin gözleri üstümde geziniyordu.

Bakışları yumuşamış yüzünde bir gülücük oluşmuştu. Sanki bu olanlardan keyif alıyormuş gibi duruyordu. İçimdeki ürpermeyi üstümden atmaya çalışırken gördüğüm şeyle dona kaldım. Bir insanın bakışları tehdit salar mıydı?

Pekş ondaki bu bakışta neydi böyle?

Sanki... Gülümsemesi büyüdü yüzünde. Sanki şu an dudaklarımdan dökülecek olan sözlerin ne olacağını biliyordu. Kaşlarımı çattım. Şüpheyle gözlerimi kısmıştım. Sanki bunları bilerek yapıyor ve dalga geçiyordu.

Bir saniye!

O an, sabahtan beri fark etmediğim şey tokat gibi çarpmıştı suratıma.

"Yaaa, babacığın adama inat koşarken paracıklarından oldu."

Bana yaptığı çok büyük bir ima vardı suretinde. O, onun hareketlerini okuduğumu fark etmiş miydi?

"Tanser?" dedi Mithat Bey.

Mithat Bey'in sesi kulaklarımda çınlama olarak geliyor, dilim lal olmuş kelimeler çıkmıyordu dudaklarımdan. Bedenim bana resmen susmamı emrediyordu. Onun, aslında burada, özellikle Mithat Bey'e karşı yaptığı çok büyük bir ima vardı. Unuttuğum o büyük ayrıntı.

Neden pes etmesin ki? Bu miktar onun için bir hiçti. İstediği gibi pes edebilirdi. Burası ona aitti. Onun kurallarıyla hareket ederdi herkes. Yani bu demek oluyordu ki, bu adam neye oynadığını fark etmediğimizi anlamış ve bilerek pas vermişti.

Nasıl bir ifadem vardı bilmiyordum ama keyfi yerine gelmişti. Neyin farkına vardığımı anlamıştı.

"Senin bu baban var ya, iki dakikada ne kadar kuş uçurdu biliyor musun?"

Bir şey olmuştu ve o, aslında başından beri gerçekten oynamıyordu. Olduğum yerde dehşet içerisinde kalakalırken dudaklarım istemsizce aralanmıştı.

Kartlar dağıtılmadan kör bahis atmıştı. Oynanılan oyunlar boyunca hiç bu şekilde hareket etmemişti. Yani...

Kartlar önceden ayarlanmış mıydı?

"Yerini bilseydin Maça seni yemezdi Mithat. Şimdiden iflasa hazırlan."

O... aslında sabahtan beri Mithat Bey ile dalga geçiyordu!

Onun asıl amacı farklıydı.

Bu adam... Bu karşımdaki adam...

Bakışlarımı Mithat Bey'e çevirdim. Ne olduğunu anlamamış ama endişeli bir ifadeyle bana bakıyordu. "Tanser," dedi ayaklanarak.

Sen...

Bir adım geri adım attım.

Başımızı nasıl bir belaya sokmuştu böyle?

Yorumlarınızı bekliyorum....


Sept. 14, 2023, 6:43 p.m. 0 Report Embed Follow story
1
To be continued... New chapter Every Friday.

Meet the author

Comment something

Post!
No comments yet. Be the first to say something!
~