burrcuky Burcu Kaya

Şimdiye kadar Tuğrul Atalay için hiçbir görev bu kadar zor olmamıştı. Tarihi eser kaçakçılarının peşindeki bir ajanla, sırların peşinde bir araştırma görevlisinin yolları aynı fakültede kesişiyor! Bir basın toplantısıyla attığı adım, Arkeoloji Bölümü'nde Araştırma Görevlisi olan Zeynep Karyel'i asla hayal edemeyeceği olayların içine çekiyor. Çağlara meydan okuyan bereketli topraklar, binlerce yılın tozunu üzerinden atıp, çekildiği inzivadan ayrılıyor. Etkisi altına aldığı şehir devletlerinin üzerinde, Likya'da başkaldırının en büyük temsilcisi... Kanlı savaşların, özgürlük ateşini söndüremediği, halkının topraklarını savunmaktan hiç vazgeçmediği, kahramanlarının öldükten yıllar sonra bile isimlerinin unutulmadığı, şanlı zaferlerinin yüzlerce anıta yazdırılıp şehrin dört bir yanını donattığı güçlü bir uygarlık... ANTKAYZON. Zafer sonrası yapılan şenliklerde ona zaferi getirdiği iddia edilen tacıyla tasvir edilen ve bu tacı elinde bulundurduğu sürece ömrünün sonuna kadar Antkayzon'un bölgedeki hâkimiyetini sürdüreceği rivayet edilen güçlü bir kral... II.Klemenos. Ulusal ve uluslararası basın tarafından takip edilen kazı çalışmaları... Kazıyı destekleyen bir üniversite... Alman bir kazı başkanı... Karanlık bir grubun peşine düştüğü bir taç... Sırların peşinde bir araştırma görevlisi... Üniversiteye sızmış bir ajan... İntikam peşinde bir koleksiyoner... Gizlenen bir kimlikle, Tehlikeli görevlerle, Gerçek bir aşkı yaşamak... Ve imkansızı mümkün kılmak... Bir uygarlığın kaderini değiştirdiğine inanılan bu taç, binlerce yıl sonra kimlerin hayatına dokunacak?


Action For over 18 only.

#romantizm #aksiyon #gizem #akademi #arkeoloji #istihbarat #kaçakçılık
4
6.0k VIEWS
In progress - New chapter Every Saturday
reading time
AA Share

1. BÖLÜM

Çok sevdiğimiz şeyler felaketimizi hazırlar.

George R. R. Martin

Hayatın sonsuzluğu üzerine pek çok kez düşünmüşüzdür. Hayata dair deneyimlediğimiz her şey doğduğumuz ilk dakikada, sonradan hiç hatırlamayacak olduğumuz, ciğerlerimize dolan o ilk acı nefes ve son kalp çarpıntısına eşlik eden son nefes arasındaki çizgide yer alır. Biz doğmadan önce neler yaşandı, kaç mevsim geçti, kaç uygarlık kuruldu, kaçı ayakta kaldı, kaç insan doğdu, hangileri mutlu yaşadı, hangileri huzurla öldü, kimler acı çekti, bedenlerinden ya da ruhlarından ömür boyu silinmeyen menhus yaraları kimler son nefesine dek taşıdı? Koyu bir toprakla kapanana kadar, binbir çeşit bitkinin özüyle tütsülenip bedeni ölüm soğuğuyla korunmaya bırakılana kadar, gözlerine pullar yerleştirilip son kalp atışına kadar gördüğü yangınların en büyüğüyle yakılana kadar kimler pişmanlıklarını dürüstçe ortaya serebildi?

Sonu görmüşken bile kendine dürüst olamayan korkakları, yalanı en keskin bıçağı gibi belinde sımsıkı saklayanları, dünyanın hâkimi olmakla övünen miskin krallarını eğlendiren dalkavukları, gecenin en sessiz, en koyu, en derin anında bile çığlıklarıyla yerle göğü birleştiremeyen halkların yakarışlarını kimler tanıdı?

En zorlu savaşlarda dahi tanrıların gazabından korkmayan, hiç tanımadığı yüzlerin kanını elinden içkisine akıtan, her savaşta yüzlerce darbe alsa da zırhlarının altında korunan bedenleriyle, ölümsüzlük suyundan nasiplenmişçesine, tereddütsüzce en önde giden, hiçbir zaman kalplerinin olmadığı düşünülen iri cüsseli, yetenekli, cesur savaşçıları yıllar sonra okunmak üzere kimler yazdı?

Binlerce insanın yaşanmışlıklarının üzerinde öylece durduğunuzda ne hissedersiniz? Yüzyıllara meydan okuyan görkemli surlara veya her bir katıyla bulunduğu dönemin zenginliğini ve ihtişamını gözler önüne seren antik bir tiyatronun son basamağından aşağı bakarken?

Sesinizin o devasa katmanlardan nasıl muhteşem bir akustikle yukarı tırmandığını ve son katında bile hayranlık bıraktıracak bir berraklık ile duyulduğunu fark ettiğinizde ya da bir sütunun çizgilerinden ellerinizi kaydırdığınızda, aynı yüzeye geçmişte kimlerin dokunduğunu düşünür müsünüz? O anda neler konuşulduğunu, bir meydanda o döneme ait izler ararken gözünüzün önünden at arabalarının süzülerek geçip gittiğini, hayat olağan akışında sürüp giderken savaş çanlarının ansızın çalışını, eli silah tutan erkeklerin her şeyi bırakıp sahip olduklarını korumak için canhıraş koşuşunu, hayvanlarını keskin ıslığıyla şehre sokmaya çalışan çobanları, at üstünde tozu dumana katan askerleri, sırtında küfesi iki eliyle çocuklarını çekiştiren üstü başı hırpalanmış köylü kadınları, mavi gökyüzünün olan biteni kavrayınca yerini savaş bulutlarının fısıldaşmasına bıraktığını, şehrin kapanan kapılarının ardından surların yanı başında okçuların hazırlandığını gördüğünüz olur mu?

Yakılıp yok edilen bir kente tarihin yükünü taşıyan bir merdivenle indiğinizde; bir pazar yerinin ortasında bir zamanlar küçük tezgâhıyla yerini alan kilimcilerin varlığına, bir köylünün tezgâhındaki parlak üzümleri küçük bir kızın göz hapsine aldığı günlere şahit olur musunuz? Ya da uzayan pazarlıkların yarattığı bağırış çağırış seslerini duyabilir misiniz?

Bir uygarlığa dokunduğunuz zaman kendi evreninizde yıllarca tozların arasında saklanmış, devasa bir sandığın kilidini açmış gibi olursunuz. Varoluşunuzdan binlerce yıl önce tam da ayak bastığınız o noktada sizinle aynı şekilde duran bir kadının ruhunu taşırsınız belki de farkında olmadan. Yahut Roma'nın ünlü Colosseum'unda gösteriler başlamadan evvel ön sıralarda oturacak olan soyluların yerini ısıtmak zorunda olan kölelerden birinin yerine koyarsınız kendinizi. Truva'ya baktığınızda gördüğünüz üst üste binmiş taş parçaları değildir yalnızca. "Krallar Kralı" Agamemnon Truva sahillerini binlerce gemiyle doldurduğunda, Truva Kralı Priamos'un Güneş tanrısı Apollon'a yakarışını da görür, duyarsınız. Bu yüzdendir bir uygarlığın ışığına kavuşulduğunda gözlerin açlıkla o bölgeye çekilmesi. Daha önce kimsenin dokunmadığı hayatların kilidini açacak olmanın inanılmaz hevesi cezbeder herkesi.

Toprağın katmanları arasına gizlenmiş bir uygarlık güneşi görmek için neyi bekler? Binlerce nefesin kalıntıların üzerinde bıraktığı izleri aralamak için günler günleri, mevsimler mevsimleri kovalar. Şanlı zaferlere tanıklık eden sütunlar gün gelir yıkıcı bir zelzeleyle ya da düşman askerlerinin zırhlarının sesleriyle çekilir karanlığa. Sonra, gözü pek askerlerin tek işaretini beklediği güçlü bir kral dağıtır o koyu gölgeleri. Canı çekilmiş gibi solan çiçekler, tehlikenin karanlığının topraklarını terk etmesiyle kral yolunu yeniden şenlendirmeye başlar. Tanrıların yardımıyla bertaraf edilen düşman, Akdeniz kıyılarındaki fırtınadan nasibini alır, ruhunu karşısında duramayacağı meydanlarda, şehrin giriş kapısında ve gerçek sahibine itaat eden kıyılarda bırakır. Zaferin temsilcisi ilan edilen ateş her zamankinden daha parlak, daha güçlüdür. Sofralar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Kahinler galibiyetin sarhoşluğuyla bu zaferi işaret ettiklerini hatırlatır, kendilerine pay çıkararak böbürlenir. Hepsi de kralının önünde büyük bir saygıyla eğilir. Şehir devletlerine diz çöktüren mağrur, dik bir duruş; yaşlılığın izlerine henüz rastlamamış uzun, diri bir beden, meşalelerin parlaklığında ışıldayan, sert çehreli, köşeli bir yüz, tüm dikkatleri üzerinde toplar. Zaferinin tadını çıkaran ve büzülmüş çizgilerden ibaret dudaklar memnuniyetle gerilir. Alabildiğine uzanan kıyılar, uygarlığın en büyük güçlerinden biri olan kadırgalar, ay ışığının eşliğinde adeta kanlı canlı birer insanmış gibi tepki veren dalgalarla hareketlenir. Sesler, ışıklar birbirine karışır, sonsuzluğa uzanırmış gibi yaşanan bir gece, soyluların orada olduğunun dahi farkında olmadıkları bir şairin dizelerine kazınır.

O gece kimse görmese de yazar şair, kimse dinlemese de anlatır. Çünkü bilir, günü geldiğinde dilinden yazıtlara kazınacaktır anlattıkları. Süsleyecektir kütüphanelerindeki en gözde eserlerin bulunduğu rafları. Birileri onun da farkına varacaktır. Bu hatıralar belki binlerce yıl sonra bile; güçlü hafızası ve yeteneğiyle birleşerek en muazzam şiirlerini oluşturacak, ezgilerle dört bir yana salınıp dilden dile dolaşacaktır. Antkayzon’u tanıyacaktır bu topraklara ayak basanlar. II. Klemenos’un zaferini Şair Paunitas’ın dilinden dinleyeceklerdir belki de… Kemikleri toz olsa da isimleri yaşayacaktır. Bir zaman sıkışmasının içinde yüzecektir tüm kelimeleri. Şimdi ya da sonra… Karanlıkta kalsa dahi tüm hisleri, bir gün elbet yatağını bulup coşkuyla akan bir ırmak gibi ortaya çıkacaktır. Var olduğu yüzyılın bereketli topraklarında ve Antkayzon limanının altın ışıltılı kıyılarında… Hatta şehrin pazar yerinde; varlığına şükredilen krallarını anmak isteyen zanaatkarların sesini yükselttiği kalabalıklarda… Akropolün önüne dikilmiş, tanrıların önünden eteklerini sürüyerek geçen soyluların dilinde can bulacaktır.

Yetenekli eller mevsimlerce gizlenen ve unutulmaya yüz tutmuş varlıklarına ulaşıncaya dek, sahip oldukları her şey şimdiki zamanın içinde saklanacaktır.

9 Haziran 2021, Antalya

Yüzünde patlayan flaşların keskinliğiyle uykusuz gözleri aniden gerilen Zeynep, sağında 6 yıl 5 ay boyunca bölgedeki arkeolojik kazıyı başarıyla yürüten Dr. Rainer Lang ve onun yanında görev yaptığı üniversitede Klasik Arkeoloji Ana Bilim Dalı ve aynı zamanda Arkeoloji Bölüm Başkanı olan Prof. Dr. Murat Aydın ile gazetecilerin çekimlerinin bitmesini sabırla bekledi. Antalya'nın insanı bunaltan nemli sıcağından sonra klimanın doğru düzgün nefes almaya elverişli olacak bir sıcaklık düzeyini sağladığı bu salona girmek iyi gelmişti. Muhabirlerin birkaç kare almasından sonra birlikte konuşmacılar için hazırlanmış olan masaya yaklaştılar. Zeynep derin bir nefes alarak Murat Hoca ve Dr. Lang'in solundaki yerini aldı.

Yaklaşık bir ay sonra yüksek lisans tezini teslim edecek bir öğrenci ve fakültenin araştırma görevlilerinden biri olarak daha önce pek çok kez kongrelere katılmış, sunum yapmış ve topluluk önüne çıkmaya hazır biri olmasına rağmen ilk defa basın önünde konuşacak ve Dr. Lang'in tercümanlığını yapacaktı. İleri seviyede Almanca biliyor olmasa onun gibi bir çömezin şu atmosferi koklaması mümkün değildi. "Tadını çıkar Zeynep." dedi içinden. Şimdilik bir uygarlığın varlığını yıllar sonra ortaya çıkaran ve bugünkü kaderini belirleyen kilit isimlerden biri olmasa da bu masada, kendine ayrılan sandalye ile içinde gizlenen tüm sırlara tanıklık edenlerden ve daha büyük topluluklara ulaştıranlardan olacaktı. Kendisine verilen, meslek hayatına yeni başlamış sayılan bir acemi için her zaman ele geçmeyecek bir fırsattı. Bu düşünceyle gerilen bedeni biraz olsun rahatladı.

Dr. Lang birer kopyası gazetecilere de dağıtılmış olan kazı alanına ait fotoğrafları tekrar gözden geçirirken teknik ekipten biri Murat Hoca'nın yanına yaklaşarak kulağına bir şeyler fısıldadı. Karşılarında yer alan sandalyelerde oturan 30 kişilik gazeteciler ordusu yeni bilgiler alacak olmanın açlığıyla heyecanla beklerken, salondaki uğultuları birbirine karışıyordu. Murat Hoca tüm hazırlıkların tamamlandığından emin olmak istercesine gözlerini tüm salonda gezdirdi, sonrasında hafifçe öne eğilerek kontrol amaçlı önündeki mikrofona işaret parmağıyla iki kez vurdu. Bu hareketiyle birlikte salonda yeni bir dalgalanma oldu. Gazeteciler fısıldaşmayı bir kenara bırakarak toparlandı ve tüm gözler karşılarındaki masada oturan üç kişi üzerine çevrildi. Uygun ortamın oluştuğuna kanaat getiren Murat Hoca, sırtını dikleştirerek önündeki bardakta bulunan sudan bir yudum aldı ve elindeki metinlere son kez göz gezdirdikten sonra kâğıtları önüne bırakarak bakışlarını meraklı topluluğun üzerinde sabitledi.

"Öncelikle bu konuya gösterdiğiniz ilgiden çok hoşnut olduğumuzu belirtmek isterim. Geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim. 30 yıl önce bu bölgedeki kazı çalışmaları başladığında, Antkayzon ile ilgili bilinmeyen çok fazla şey vardı. Bir uygarlığın ayak izlerine ulaşılmıştı evet, ufak tefek parçalar çıkarıldı önce... Yıllar boyunca elde edilen her bir buluntu adım adım ileriye taşıdı bizleri. Bu zamana dek ekipte yer alan herkes özenle yürüttü bu süreci. Arkeoloji sadece birtakım objeleri, heykelleri, süs eşyalarını, mimari yapıları yerin ya da suyun altından çıkaran bir bilim dalı değil. Bu objeler çıkartılırken; peşine düştüğümüz uygarlığın demografisini, yaşadığı iklimi, inançlarını, iletişime geçtiği diğer uygarlıkları, hüküm sürdüğü topraklarda kimleri boyunduruğu altına aldığını ya da kimlerin emri altına girdiğini, üretimini, yaptığı ticareti de öğrenmeye çalışırız. Çalıştığımız alanda ortaya çıkardığımız buluntular üzerinden bunlarla ilgili soruların cevaplarına ulaşabilirsek, o zaman bu uygarlığa ait daha net bilgilere ulaşmış oluruz. Bizim de 6 yıl boyunca Dr. Lang başkanlığında yürüttüğümüz çalışmalar neticesinde Antkayzon ile ilgili geçmişe ışık tutacak yeni buluntulara ulaşmış olduğumuzu sevinerek belirtmek isterim. Heyecanınızı görebiliyorum ve yeni buluntular ile ilgili bilgi vermesi için sözü fazla uzatmadan, bu süreçte Almanya'da iş birliği yaptığımız üniversiteden gelerek aramıza katılan ve bu kazıya yapmış olduğu katkıların çok kıymetli olduğu Dr. Lang'e bırakmak istiyorum."

Konuşması bitince memnuniyetle gülümseyen Murat Hoca, bakışlarını Dr. Lang'e çevirdi. Bu arada oluşan kısa sessizliği tekrar flaş sesleri böldü ve Dr. Lang gazetecilere biraz süre verdikten sonra Zeynep'e baktı ve konuşmasına başlamadan kulağına doğru hafifçe eğilerek birkaç cümle fısıldadı. Zeynep onaylar şekilde başını salladıktan ve önündeki kâğıtlardan birini Dr. Lang'in önüne bıraktıktan sonra onu cevapladı.

Dr. Lang, siyah, kare çerçeveli gözlüğünü sağ tarafından gözlerine doğru hafifçe ittirdi ve memnuniyetle gülümsedi. Mikrofonu kendine doğru yaklaştırınca kırık Türkçesiyle "Hepiniz hoş geldiniz." dedi. Bu sesleniş, salonda bulunan herkesin hoşuna gitmişti. Dr. Lang, beklediği etkiyi yarattığını görünce güldü ve konuşmasına Almanca devam etti. Zeynep de bu sempatik girişin ardından söze giren Dr. Lang'i dikkatle dinleyerek önündeki kâğıda notlarını almaya ve cümlelerini onun arkasından tercüme etmeye başladı.

"Prof. Aydın'ın onur verici sözleri için teşekkür ederim. Kendisiyle ve bu ekiple Türkiye'de çalışma fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı sayıyorum. Onun desteğiyle ve buradaki çalışkan ekiple bu bölgede yürüttüğümüz çalışmalar bugünkü basın toplantısından sonra daha da ciddiyet kazanacaktır."

Zeynep'in bu cümleleri tercüme etmesinden sonra bunların ardından ne geleceğini merakla bekleyen gazeteciler salonda tekrar bir uğultu yarattı. Dr. Lang'in bahsedeceği yeni gelişmelerin neler olduğu onlar için bu salonda bulunmalarının temel amacıydı, bu yüzden esas haberin geliyor olacağı beklentisiyle hepsi yerlerinde beklentiyle kıpırdandı ve tüm bakışlar cümleyi bitiren Zeynep'ten çekilerek Dr. Lang'in üzerinde yoğunlaştı. Dr. Lang bundan sonra yapacağı açıklamaların salonda yeni bir heyecan yaratacağının bilincinde olarak, kuracağı cümleleri özenle seçti ve konuşmasına ağır ağır devam etti.

"Bundan 30 yıl önce bölgede, duvar kalıntıları ve bazı kabartmaların ortaya çıkmasıyla yeni bir uygarlığın kapılarının aralandığı tespit edildiğinde, Antkayzon hakkındaki bilgi düzeyi oldukça yetersiz bulunmaktaydı. Üzerinde çalıştığımız bu alanın sınırlarını hala tam olarak bildiğimizi söyleyemem. Geçmişten miras kalan ve yerin üzerinde bulunan bazı yapıların hakkında bilgi sahibi olmak daha kolaydır. Fakat toprağın derinliklerinde kalmış olan kentleri ve bu kentlerdeki yaşama dair buluntuları ortaya çıkarmak büyük ve özverili bir çalışmayla yüksek bir sabır ister. Bu nedenle bizim de Antkayzon hakkında daha detaylı bilgilere ulaşmamız zaman alacaktır. Buna rağmen, Prof. Aydın'ın önemli katkıları ve güçlü bir ekiple çalışıyor olmanın verdiği avantajla, bölgede bu uygarlığın yönetim şekli ve devlet adamları ile ilgili bazı bilgilere tahmin ettiğimizden daha kısa sürede ulaşmış bulunuyoruz."

Zeynep'in son cümleyi tercüme etmesinin ardından salondaki konuşma sesleri keskinleşti ve Dr. Lang konuşmanın başlangıcından itibaren önünde bulunan ve hiç dokunmadığı su dolu bardağı sağ eliyle kavradıktan sonra iki uzun yudumda bitirerek konuşmasının en can alıcı kısmını vurgulamak istercesine boğazını temizledi ve sesini yükselterek devam etti.

"Son bir yıl içerisinde ortaya çıkardığımız buluntulardan elde ettiğimiz bilgilere göre, bu uygarlığın sınırlarının çalışmaya başladığımız andan itibaren öngördüğümüz kazı alanıyla sınırlı kalmayacağını ve ilerleyen zamanlarda çalışmaların daha büyük bir ekiple daha geniş bir alana yayılacağını söyleyebiliriz."

Salondan yükselen seslerin arasında önce Zeynep'le konuşan Dr. Lang daha sonra Murat Hoca'ya dönerek bir şeyler söyledi. Ardından önündeki mikrofonu biraz daha yaklaştırarak konuşmasının en önemli kısımlarından birini daha yapmaya başladı ve Zeynep de bunun bilinciyle ses tonunu yükselterek, acele etmeden tercümesini gerçekleştirdi.

"Antkayzon uygarlığının en parlak döneminin II. Klemenos dönemi olduğu bilgisine ulaşmış bulunmaktayız."

Bu can alıcı bilgilerden sonra gazeteciler arasındaki fısıldaşmaların ve hareketliliğin had safhaya ulaştığını gören Murat Hoca ve Dr. Lang aralarında konuşarak bu konuyla ilgili soruların alınma aşamasına geçebilecekleri konusunda anlaştılar.

Murat Hoca yaptığı işaretle, daha önce teknik ekipten yanına gelen kişiyi çağırdı ve gazetecilerin soru sorabilmesi için mobil el mikrofonunu hazırlamasını söyledi. Sonrasında toplantıyı organize eden ve yöneten kişi olarak gazetecilere soru-cevap kısmına geçebileceklerini bildirdi. Bunun üzerine, uygarlığın yönetim şekli ile ilgili yeni bilgilere ulaşıldığını duyduğu andan itibaren heyecanla bu anın gelmesini bekleyen kadın gazetecilerden biri hararetle el kaldırarak ilk sözü aldı.

"Bu uygarlığın devlet yönetimi ve devlet adamları ile ilgili yeni bilgilere ulaştığınızı belirttiniz. Devletin yönetim şekli ve II. Klemenos arasında nasıl bir bağlantı var? Bu isim hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz?"

Zeynep, sorunun Almanca tercümesini yaptıktan sonra Dr. Lang anladığını belirtir biçimde onu başıyla onayladı ve mikrofonun ucundan tutarak cevaplamaya başladı.

"Uygarlığın sadece bizim kazı alanımızla sınırlı olmadığı, Antkayzon'un 3-4 belki de daha fazla şehir devletini içerecek biçimde yönetildiğine dair kanıtlarımız mevcuttur. II. Klemenos'un bu şehir devletlerini bir araya getirdiği, kendi buyruğu altında topladığı ve bu şehir devletlerini tek bir merkezden yönettiği ile ilgili birtakım buluntulara ulaşmış durumdayız. Fakat devletin yönetildiği merkezi henüz ortaya çıkarabilmiş değiliz. Bununla ilgili ciddi çalışmalar yürütmekteyiz. Başka soru alabilirim."

Bu kez genç ve uzun boylu bir erkek gazeteci mikrofonu alarak sorusunu yöneltti.

"Bu bilgilere hangi buluntular yoluyla ulaştınız, biraz detaylı bilgi verebilir misiniz?"

"Antkayzon'luların yazı malzemesi olarak tıpkı Sümerler, Asurlar, Babiller gibi kil tabletler kullandığını keşfettik. Kil tabletler, henüz yumuşakken ucu keskin olan, kaleme benzer bir nesneyle çivi yazısına benzer şekilde olan yazıların bu tablet üzerine kazınmasıyla ve bu kilin kurutulması ya da fırınlanması yoluyla oluşturulan bir yazı malzemesidir. Bu bölgenin sıcak bir iklimde yer almasının da etkisiyle bu kil tabletlerin yazıldıktan binlerce yıl sonra bile bozulmadan günümüze dek gelmesi, uygarlıkla ilgili daha detaylı bilgilere ulaşmamızı mümkün kılmıştır."

Bu cevaptan sonra eli uzun süredir istekle havada bulunan başka bir gazeteci söz aldı.

"II. Klemenos'un bu bahsettiğiniz uygarlığı nereden ve nasıl yönettiğine dair bir bilgiye ulaşılabildi mi?"

"Size daha önce bahsetmiş olduğum gibi II. Klemenos'un bu uygarlığı yönettiği merkeze henüz ulaşılamamıştır. Çeşitli ihtimaller üzerinde durmaktayız. Bu bölgede daha önce yaşamış olan bazı uygarlıkların da kullanmış oldukları bir yönetim yeri olan "Odeon" dediğimiz toplantı salonunda her bir şehir devletinden birer temsilcinin II. Klemenos'un organize ettiği toplantılarda yer aldığını ve II. Klemenos'un emir ve talimatlarını burada aldıklarını öngörmekteyiz. Tabi bu bahsettiğimiz bilgiler ile ilgili daha net ipuçlarına ulaşmak için kazı çalışmalarının aynı istikrarla daha da ciddi biçimde yürütülmesi büyük önem taşımaktadır."

Dr. Lang'in benzer birkaç soruyu daha cevaplamasının ardından Murat Hoca da kazı alanının ve bahsettikleri buluntuların fotoğrafları üzerinden gelen soruları cevaplayarak tüm gazetecilere ilgileri için teşekkür etti ve basın toplantısını sonlandırdı.

Murat Hoca ve Dr. Lang biraz önce kalkmış oldukları masanın az ilerisinde kendi aralarında konuşmaya devam ederken, Zeynep çantasından çıkardığı telefonuna gelen mesaj ve çağrılara hızla göz attı. Hem asiste ettiği derslerin öğrencilerinden bazıları hem de fakültedeki diğer arkadaşları bugünün nasıl geçtiğini merakla bekliyorlardı. Her iki hocasının da konuşmalarına devam ettiğini gördüğü için bir süre daha ayakta bekledi ve bu sırada birkaç arkadaşına cevap yazdı.

Bu sırada gazeteciler de ayaklanmış bazıları birbirleriyle konuşarak toplantının kritiğini yaparken bazıları da yavaş yavaş salonu terk etmeye başlamıştı. Zeynep, yazdığı birkaç cevaptan sonra telefonunu çantasına attı ve Dr. Lang ile Murat Hoca'nın yanına doğru gitti. Alanında oldukça başarılı olan bu iki akademisyen, Zeynep'in yaklaşmasıyla birlikte konuşmayı yarıda kesip ona doğru döndü ve söze ilk giren Dr. Lang oldu.

"Zeynep Hanım, bizim için önemli olan bu toplantıda yaptığınız tercümelerle toplantımıza değer kattığınız için şahsım adına teşekkür ederim. Bu konudaki başarınızdan Profesör Aydın bahsetmişti. Açıkçası, kendi fakültesinde göreve yeni başlamış bir asistandan ziyade alanında uzman bir tercümanın burada bize eşlik etmesi konusunda kendisine ısrar etmiştim, fakat Profesör Aydın buna gerek olmadığını söyledi. Görüyorum ki haklıymış. Söylediklerimi net bir şekilde tercüme etmenizle gazetecilerin gözlerinde oluşturmak istediğim etkiyi istediğim şekilde bıraktığımı düşünüyorum."

Bu sözleri Dr. Lang gibi Arkeoloji alanında uzman bir akademisyenden duymak, henüz lisansüstü eğitimindeki ikinci, fakültedeki öğretim elemanlığı görevinde ise ilk yılında olan Zeynep'in içinin kıpır kıpır olması için yeterliydi. Akademideki geleceğinin hayalini kurmaya lisans eğitiminin ilk yıllarında başlamıştı ve Dr. Lang'in bu görüşü beklentilerini daha da somutlaştıracak motivasyon kaynaklarından biri olmuştu bile... Bunu düşündüğü sırada Murat Hoca araya girdi.

"Zeynep lisans eğitimine başladığı ilk yıldan itibaren alana olan ilgisi, çalışkanlığı ve verilen görevlerdeki başarısıyla bizi gururlandıran bir öğrencimizdi. Şimdi de yüksek lisans tezini Klasik Arkeoloji Ana Bilim Dalında yazıyor ve akademiye kazandırmaktan mutluluk duyduğumuz bir meslektaşımız."

Aynı gün içinde alanında yetkin, iki başarılı akademisyenden duyduğu övgü dolu sözler, kendi içinde bir sevinç selini yaşatırken, heyecanını dizginlemek için gözlerini hala tam olarak boşalmamış olan salonda gezdirdi Zeynep. Karşısında duran iki adamın yüzüne tekrar baktı ve vücudundaki bütün kanın yüzüne hücum ettiğini fark etti. İki yıldır bunca derse, sunuma, konferansa katılmış ve topluluk karşısında her zaman öz güvenli duruşuyla ve sakinliğiyle konuşmalarını rahatça gerçekleştirmiş biri olmasına rağmen şimdi, böyle bir ortamda yanaklarının kızarmasına iç geçirmişti.

Kendi iç hesaplaşması fazla uzun sürmüş olacak ki karşısındaki iki adamın da sabit bir duruşla kendisine bakmaya devam ettiğini gördüğünde, artık içinde yaşattığı anlamsız diyaloglardan kurtulup bir cevap vermesi gerektiğini düşündü ve toparlandı. Her ikisine de aynı anda hitap edebilmek için sözlerine bu kez İngilizce devam etti.

"Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim, Profesör. Sizin gibi değerli iki akademisyenden bunları duymak benim için gerçekten çok kıymetli. Ayrıca bana güvenip böyle önemli bir görevi yapmamı istemeniz onur verici. Sizlerden öğrenebileceğim her bilginin ve deneyimin, bana ve içinde bulunmaktan gurur duyduğum fakülteme katkı sağlayacağını düşünüyorum. Bunu sizin aracılığınızla gerçekleştirebiliyorsam çok mutlu olurum."

Hem Dr. Lang'in hem de Murat Hoca'nın memnuniyet belirten ifadelerinin ve konuşmalarının ardından iki hocasıyla da el sıkıştıktan sonra onları yalnız bırakarak salondan çıktı.

Kapıdan ayrılmadan önce arkasına dönüp bugün için son kez bu iki adama baktı ve hep hayalini kurduğu bu alanda çalışabildiği ve onları tanıyabildiği için kendini şanslı hissetti. Murat Hoca ona basın toplantısı için tercümanlık teklifiyle ilk geldiğinde, yüksek lisans tezi için bölgedeki çalışmaları takip eden bir araştırma görevlisi olarak bu teklifi hiç düşünmeden kabul etmişti. Gerekli verileri toplarken, yıllar öncesine kıyasla gelişimini de adım adım gördüğü Antkayzon ile ilgili her araştırmanın ve elde edilen her bilginin bir parçası olmanın, uluslararası alanda nitelikli yayınlar çıkartabileceği bir yüksek lisans tezi hazırlamasına büyük katkı sağlayacağına emindi.

Fakat bilmediği bir şey vardı.

O da bu basın toplantısına katılımının, içinde giderek yükselen bu uygarlığın bir parçası olma duygusunun ve bu duyguyla attığı her adımın, düşündüğü gibi yalnızca yüksek lisans tezinin başarısını etkileyecek hafif bir esintiden çok daha fazlası olduğuydu.

Bu adım, kendisi henüz bilmese de tüm hayatını baştan sona değiştirecek olan olayların başlangıç noktasıydı.

July 29, 2023, 1:16 p.m. 0 Report Embed Follow story
3
Read next chapter 2. BÖLÜM

Comment something

Post!
No comments yet. Be the first to say something!
~

Are you enjoying the reading?

Hey! There are still 4 chapters left on this story.
To continue reading, please sign up or log in. For free!