yusuf-taha-bitkin Yusuf Taha Bitkin

Dünya, sömürgecilerin savaşı içinde yok olurken insanoğlunun açgözlülüğünü bol aksiyon ve macerayla anlatan bir eser.


Action Not for children under 13. © Telif Hakkı bana ait.

#dram #romantizm #aksiyon #ölüm #dostluk #fantastik #macera #komik #bilim-kurgu #savaş #keder #açgözlülük #sömürgecilik
3
3.9k VIEWS
In progress - New chapter Every 15 days
reading time
AA Share

Giriş

Gezegenimize, dünyamıza en çok zarar veren şey nedir sizce? Afetler mi? Hayvanlar mı? Devasa gök cisimleri mi? Belki aklınıza daha birçok örnek gelmiştir lakin hiçbiri hakikat değildir. Kim bilir, bazılarınız belki de çoktan farkındadır bu gerçeğin ya da herkes farkındadır, uyanmıştır bu duruma ama kabul etmek istemiyordur. Misafir olduğumuz bu kocaman taştan küreyi virüs misali önce hiç zarar vermiyormuş gibi görünen, daha sonra etkileri yavaş yavaş başlayan, yavaş yavaş ve süründürerek öldüren, yok eden aslında kendimizden başkası değildir. Bunu söylemek evet, acıdır belki fakat gerçek budur. Bu gerçekten kaçamayız ancak ders çıkartabiliriz. Hani derler ya: Geç olsun, güç olmasın; işte bizim de bu söze bağlanarak hareket etmemiz gerekir. Tabi lafla peynir gemisi yürümez. Maalesef biz şu anda bu yok oluşa engel olmak için hiçbir şey yapmıyoruz. Başka yerlerde uygun yaşam şartları arıyoruz. Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek, çünkü insanoğlunun yapısı, fıtratı belli: Gittiği yere müdahale ederek dengeyi bozmak. Çok kısa bir süre içerisinde o yeni keşfedilen yerin de kaderi dünyayla aynı olacak. Aslında bakarsanız çok ironik bir hal çünkü doğaya yaptığımız bu müdahalelerden bizzat kendimiz de doğrudan ve dolaylı olarak etkileniyoruz. Buna herkes çok basit bir örnek verebilir. En tipik örnek olarak da savaşları söyleyebiliriz.

Tarih kitaplarında savaşlar oldubittiye getirilir fakat bu savaşların arka planında olan vakalar, dönen dolaplar anlatılmaz; asıl savaşlar, anlatılmayan kısımlardır. İhanetler, gidip de geri dönemeyen evlatlar ve sevdicekler... Ayrıca bu savaşlarda dünyanın da feryatları her yerde yankılanır çünkü insanoğlunun yok etme içgüdüsü kendisine zarar verdiği gibi gezegenimize de zarar vermektedir. Özellikle teknolojinin de gelişmesiyle icat edilen onlarca yeni korkunç silahla savaşların dünyaya verdiği zararın boyutu eskiye göre katlandı. Dünyamız şu anda sessizce ağlamakta fakat biz bunu duyamamaktayız, duymak istememekteyiz.

İnsanoğlu sadece savaşlarla mı dünyayı öldürmektedir? Elbette hayır. Bizim her daim ilerleme ve üretme içgüdüsüyle yaptığımız aklınıza gelebilecek her şeyde dünyanın kaynaklarından yararlanıyoruz, bir nevi onu sömürüyoruz. Kesilen ağaçlar, fabrika bacalarından çıkan dumanlar, nükleer patlamalar ve daha nicesi...

Ve şimdi size anlatacağım hikâye de gezegenimizin duyulmayan haykırışlarını içerecek. Dikkatinizi verirseniz belki de bu feryatları duyabilirsiniz.

Kızıl saçlı kız gece odasının penceresinden gökyüzüne baktı. Yıldızlar gayet net bir şekilde görülüyordu; bu, teyzesinin dediğine göre yarın havanın açık olacağının bir işaretiydi. Sarı gözleri yıldızları biraz daha inceledikten sonra hepsinden daha da parlak görünen aya doğru kaydı. Bu gece her zamankinden güzel görünüyordu ay ya da şu anda onun en sevdiği evrede olduğu için böyle düşünüyordu. Dolunay o kadar ihtişamlı görünüyordu ki ne zaman ona baksa gözlerini alamıyordu. Dolunayın olduğu geceler dakikalarca hatta bazen saatlerce hiçbir şey yapmadan onu izlediği olurdu. Bu, ona küçükken annesi ve babasıyla beraber eski evlerindeyken havaların sıcak olduğu zamanlar bahçelerinde saatlerce dolunaya bakarak birbirlerine hikayeler ve fıkralar anlattıkları zamanları hatırlatıyordu. İster istemez hüzünlendi, ailesiyle geçirdiği o zamanları çok özlemişti ama özlemesi bir fayda etmezdi. Artık o günler geride kalmıştı. Gözlerinin nemlendiğini fark etti, hemen koluyla sildi. Aslında dolunayın gökyüzüne hakim olduğu her gece bu anıları hatırlar ve hüzünlenirdi, yeni olan bir şey değildi bu fakat elinden de bir şey gelmezdi. Bir ara geceleri semayı izlemeyi bırakmayı denemişti ancak bunu yalnız bir gün yapabildi. Bütün direnişine rağmen geceleri kapkara olan sema onu penceresine çekiyor, adeta onunla konuşuyordu:

“Seni bekliyorlar!” diyordu. Şu anda birlikte yaşadığı teyzesine bunu anlattığında inanmamıştı. Teyzesine göre kızıl saçlı kız annesine ve babasına büyük bir özlem duyduğu için beyni bunları kafasında kuruyordu ama kız bunun kafasında kurulmadığını biliyor, annesiyle babasının kendisiyle dolunay aracılığı ile konuşmaya çalıştığına inanıyordu. Hatta bir kere teyzesi ona artık onları düşünmemesi gerektiğini, bunun sağlığı için de iyi olmadığını söylemişti. Zaten kız da bunu denemişti ama çok fazla sürdürememişti. Annesiyle babası oradan bir yerlerden kendisine sesleniyordu.

Dolunaya gözleri doyana baktıktan sonra içeriden bazı hareketlenmeler işitti. Kafasını çevirip kapıya doğru baktı, sonra ışığın kapanma sesini duydu. Saat epey bir geç olmuştu, teyzesinin yatmaya gitmek için hazırlandığını anladı. Ayak sesleri odasına yaklaştı, arkasından teyzesinin “İyi geceler kızım!” diyen sesini duydu. “Sana da iyi geceler teyze!” diyerek karşılık verdikten sonra sessizce yatağına yöneldi. Üzerinde, gökyüzündekiler kadar parlak ve güzel olmasa da, yıldızlar bulunan örtüsünü bozmadan üzerine oturdu. Teyzesinin uyumasını bekleyecekti. Dolunayın karanlık semayı süslediği her gece teyzesinden habersiz bir şekilde dışarı çıkıyor, yaşadığı şehir olan Yöküten’ in kendince en göz alıcı yeri olan ve oranın en yüksek tepesi olan Çınar Yuvası’ydı.

Kızıl saçlı birkaç saat bekledikten ve teyzesinin uykuya daldığından emin olduktan sonra yine fazla ses çıkarmamaya çabalayarak yatağından kalktı ve kapıya yöneldi, kolu tutup yavaşça aşağıya indirdi. Kapıyı ittirirken hafiften gıcırtı sesi gelmişti halbuki düne kadar kapıyı yağlayacağı aklındaydı. Neyse ki teyzesinin uykusu derin olurdu, öyle kolay kolay uyanmazdı. Kapıyı yavaşça kapattı ve dışarı açılan ahşap kapıya doğru parmak uçlarında yürüdü. Evin zemini tahta olduğu için neredeyse adımını attığı her yerden bir gıcırtı sesi çıkıyordu. Elinden geldiğince sesleri en aza indirdi, bir yandan da teyzesinin uyurken odasının kapısını kapattığı için dua etti. En sonunda evden dışarı çıktığında gözüne ilk çarpan şey bir kez daha asil ve ihtişamlı görünüşüyle dolunay oldu. Nereye gitmesi gerektiğini biliyordu, dolunayı daha net duyabilmek için daha yüksek bir yere ki burası da Çınar Yuvası oluyordu. Yöküten’ in taş kaldırımlarında hızlı adımlarla ilerlemeye başladı.

Yolda yürürken sürekli etrafını kolaçan ediyordu. Şehrin sokaklarında kimse yoktu ki bu zaten alışılmadık bir durum değildi çünkü gecenin bu saatinde sokağa çıkma yasağı vardı, kız askerleri kontrol ediyordu. Savaştan sonra Kemer askerleri Yöküten’ i işgal etmişti. O günden beri buranın halkı tüm huzurunu kaybetmişti, yıllardır halk zulüm görüyordu.

Kızıl saçlı kız sokaklarda devriye atan askerlere yakalanmamak için ara sokakları kullanıyordu. O kadar çok kez gitmişti ki Çınar Yuvası’ na artık bu sokakların nereye çıktığını ezberlemişti. Askerler ara sokakları da kontrol ediyordu fakat buralarda genelde vahşi köpekler olduğu için aklı başında kimsenin buraları kullanmayacağını düşünüp fazla bakmıyorlardı. Kız da bu vahşi köpeklerle birkaç kez karşılaşmıştı, sorun olmamıştı çünkü kendi başının çaresine bakabiliyordu. Bu sefer şansına hiç vahşi köpek yoktu. Fazla sorgulamamaya karar verdi ve yoluna devam etti.

Labirent gibi olan ara sokaklarda sayamadığı kadar çok kez sağa döndükten sonra sonunda şehirden uzaklaşıp Yöküten’ in belki de tek yeşil kalan patika yola çıktı. Bu yol onu doğruca Çınar Yuvası’ na götürecekti. Askerler de sadece şehir içinde görevli oldukları için artık saklanarak gitmesine gerek yoktu. Patika yolu takip etti ve tepeye tırmandı. Her zaman olduğu gibi bu sefer de yorulmuştu ama yine her zaman olduğu gibi yorulduğuna değmişti. Dolunay tüm ihtişamıyla orada duruyor, kendisine bakıyordu. Gözleri tekrar nemlenmeye başladı ama bu sefer silmedi. Gözyaşlarının yanaklarından aşağı kaymasına izin verdi. Annesiyle babasının şu anda yanında olmaları için neler vermezdi lakin şu anda elinden gelen tek şey keşke demekti. Yere oturdu, koca yaşlı çınara yaslandı.

“Onları fazla bekletme!” dediğini duydu bu sefer dolunayın. Bu sese cevap vermemeyi tercih etti. Sadece maziyi düşünürken dolunayı seyretti. Bir ara sıcak bir şeyin omzuna değdiğini hissetti ama aldırmadı. Dolunayın ışığı onun üzerine vurdu ve kızıl saçlarını bir mücevher gibi parlattı. Gözlerini kapadı. Şu an istediği tek şey sessizlikti. Bu anın tadını çıkaracaktı.

Aniden şehirden silah sesleri yükseldi. Kız irkilerek gözlerini açtı ve ayağa kalktı. Tüm Yöküten’ i görebildiği Çınar Yuvası’ ndan aşağı baktı. Birkaç Kemer askerinin bir kişiyi kovaladığını gördü. Şaşırdı, bu zamana kadar sokağa çıkma yasağının olduğu vakitte kendisinden başkasını sokaklarda görmemişti. Belli ki kaçan kişi Yöküten’ in bu taraflarını pek bilmiyordu çünkü rastgele sokaklara sapıyordu. Hemen koşarak geldiği patikayı takip etti. Nedenini bilmiyordu ama bu yabancıya yardım etmesi gerektiğini hissetti.

July 28, 2023, 6:57 a.m. 1 Report Embed Follow story
4
Read next chapter Gecenin Getirdiği

Comment something

Post!
Dila Atman Dila Atman
Birbirimize karşılıklı oy verelim mi? Sizin kitabınızı fulleyeyim siz de Zehirin ilacına oy atın olur mu?
December 29, 2023, 19:43
~

Are you enjoying the reading?

Hey! There are still 4 chapters left on this story.
To continue reading, please sign up or log in. For free!